ÖNDER APO ÜZERİNDEKİ TECRİDE ALIŞMAK, SOYKIRIMI KABUL ETMEKTİR

06 Haz 2019

Tecridi Kıralım, Faşizmi Yıkalım ve Kürdistanı Özgürleştirelim hamlesi büyük açlık grevi eylemlerinin öncülüğünde büyük etkiler yarattı...

Tecridi kıralım, Faşizmi yıkalım ve Kürdistan'ı özgürleştirelim’ hamlesi özgürlük mücadelemizin geldiği düzey ve oluşan siyasal ortamla bağlantılı bir hamle olmuştur. Şu gerçeklik her zaman vardı; Önder Apo üzerindeki tecritle Kürdistan üzerindeki baskı, zulüm paralel yürümektedir. Bunu her zaman söyledik. Ancak 2018 yılında şu gerçek oraya çıktı ki; Önder Apo üzerindeki tecride karşı mücadele etmeden, bunu gündemleştirmeden Kürt halkının özgürlük mücadelesini bütünlüklü ve doğru geliştirmek mümkün değildir. İşte bu gerçekliği bir taraftan Hareketimiz tartışırken, artık tecritle yan yana yaşanılamaz biçiminde bir karara varırken, buna paralel olarak büyük yurtsever demokrat Leyla Güven esir tutulduğu zindanda bu gerçekliği derinliğine hissetmiştir. Önder Apo’nun üzerindeki tecride karşı mücadele edilmeden ne yurtseverlik görevler ne devrimci görevler yerine getirilebilir ne de mücadele doğru temelde geliştirilebilir. Bu yönüyle Önderliğe sahiplenmeden, Önderliğe sahiplenme duyarlılığı ortaya koymadan ve bu çerçevede tecride karşı mücadele etmeden doğru devrimci ve yurtseverlik duruşu gösterilemez. İşte Leyla Güven’in yaptığı; halkı da bütün hareketi de doğru devrimci ve yurtsever duruşa çekmek olmuştur. Önderlik üzerindeki tecride karşı mücadele edilirse, doğru bir mücadele yürütüleceğini, mücadelenin geliştirilebileceğini vurgulamıştır. Önder Apo’nun tecridine karşı mücadele etmeyen bir yurtseverlik, bir devrimcilik eksiktir. Önder Apo’nun tecridine karşı mücadele etmeyen bir bilinç eksik ve yetersiz bilinçtir. Tüm bunları değerli yurtsever ve demokrat Leyla Güven yoldaşımız görerek tecridi kırma mücadelesini başlatmıştır. Bu gerçekten büyük bir anlama sahiptir.

Doğru yoğunlaşıldığında, düşünüldüğünde ve yaklaşıldığında doğru sonuçlara varılacağını Leyla Güven’in tutumu açıkça ortaya koymuştur. Saçından tırnağına kadar tüm hücreleriyle Kürt halkının özgürlüğü için, özgür ve demokratik yaşamı için yoğunlaşma Leyla Güven’i Önder Apo’nun tecridini kırmadan özgürlük mücadelesi geliştirilemez sonucuna götürmüştür. Demek ki, doğru sonuca varmak için başka hiçbir şeye takılmadan yoğunlaşmak gerekiyor. Yaşamını sadece Kürt halkının özgürlüğü için, demokrasi yaşamı için adayanlar doğru sonuca varabilirler, bütünlüklü düşünebilirler. Parçalı düşünmeyenler doğru düşünürler ve doğru sonuca varırlar. İşte Leyla Güven de her şeyiyle Kürt halkının özgür yaşamını düşündüğü için Önder Apo’nun tecridine karşı mücadele vermeden, tecridi kırmadan Kürt halkının özgür ve demokratik yaşama kavuşturulamayacağını ortaya koymuştur. Çünkü tecride karşı mücadele verilmeden doğru mücadele verilemez. Doğru mücadele verilmeden de özgür ve demokratik yaşam kazanılamaz. İşte bu çerçevede Leyla Güven’in başlattığı açlık grevi tüm zindanlardaki yoldaşlarımız tarafından da desteklendi, kabul gördü, ‘Tecridi kıralım, Faşizmi yıkalım, Kürdistan'ı özgürleştirelim’ hamlesi biçiminde Leyla Güven yoldaşın eylemi hem zindanlarda hem zindan dışında büyütüldü. Gerçekten de dünya tarihinde görülmemiş biçimde binleri içine alan süresiz-dönüşümsüz açlık grevi ortaya konuldu. Süresiz-dönüşümsüz açlık grevi bir yönüyle kendini ölüme yatırmadır. Belki ölüm orucu gibi ölüm kısa sürede gelmez ama o da bir ölüm orucunun uzatılmış hali olmaktadır. Böyle bir eylem tabi ki Özgürlük Hareketimiz tarafından desteklendi. Zaten Özgürlük Hareketimizin kararı da buydu. Özgürlük Hareketimiz de aynı dönemde yaptığı toplantılarda artık Önder Apo’nun tecridiyle yan yana yaşanılamayacağını, Önder Apo’nun tecridini kırma mücadelesinin faşizmi kırma mücadelesi haline geldiğini, faşizmin bütün zulüm ve baskısını 5 Nisan’da başlattığını, Önder Apo üzerindeki tecritle tırmandırdığını, bu tecritle birlikte savaşı yoğunlaştırma kararının alındığını görerek mücadelenin de Kürt halkının özgürlüğünün de ancak tecridin kırılarak gerçekleştirilebileceğini, tecride karşı mücadele verilmeden de faşizme karşı mücadele verme ve faşizmi geriletmenin mümkün olmayacağı kararına varmıştır.

 

Önder Apo’nun tecridine alışmak; soykırımı kabul etmektir.

 

Leyla Güven’in tecridi kırmak için başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevi kararı tamamen Özgürlük Hareketimizin aldığı karardan habersiz, ayrı olarak alınmış bir karardır. Bu açıdan çok değerli bir karardır. Önder Apo 1982 14 Temmuz büyük ölüm orucu eylemleri için onlar mücadeleyi, Özgürlük Hareketini en iyi anlayanlar, Hareketin ihtiyaçlarını en iyi anlayanlar olarak değerlendirmiştir. Gerçekten de 14 Temmuz direnişçileri bulundukları zindan koşullarında hareketten hiçbir haber almadan, hareketin durumunun ne olduğunu görmeden büyük devrimci duygularıyla, duruşlarıyla ve hisleriyle ölüm orucuna geçmenin Özgürlük Hareketinin mücadelesine güç vermek anlamına geleceğine, daha doğrusu Özgürlük Hareketine güç verilecekse doğru zamanın bu zaman olduğunu değerlendirmişler, harekete geçmişler ve yaşamlarını ortaya koymuşlardır. Çünkü 14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişçileri de saçlarından tırnaklarına kadar özgür yaşam için, PKK için, PKK Önderliği için, yoldaşları için yaşayan devrimcilerdi. Bu bakımdan da Kürt halkının özgürlük mücadelesinin o anki durumunun ne olduğunu, ihtiyacın ne olduğunu, düşmanın yönelimlerinin ne anlama geldiğini çok iyi kavramışlardır. Bu bakımdan da düşmanın bu yönelimlerine karşı en doğru cevap nasıl verilir, hangi duruş ve eylem biçimiyle verilir sonucuna da bu yoğunlaşmalarıyla en doğru karara varmışlar ve 14 Temmuz eylemini başlatmışlardır. Bu yönüyle Leyla Güven ve zindandaki yoldaşlarımızın bu büyük zindan direnişi tam da 14 Temmuz büyük ölüm orucuna denk bir direniş olarak tarihe geçmiş bulunmaktadır. Bütün doğru zamanda yapılmış tarihi eylemler gibi Leyla Güven ve zindanlardaki yoldaşlarımızın başlattığı bu büyük direniş tüm toplumda, devrimcilerde, demokratlarda, uluslararası demokrasi güçlerinde yankısını bulmuştur. Halkımız da tüm devrimci demokrasi güçleri de Türkiyeli demokrat aydınlar da uluslararası demokrasi güçleri de uluslararası alandaki aydınlar, yazarlar, insan hakları örgütleri de Kürdistan'ın dört parçasındaki halkımız da bu eylemi haklı, meşru ve desteklenmesi gereken eylemler olarak görmüşlerdir ve desteklemişlerdir. Böylelikle eylemin meşru ve haklı temelde güçlenmesi durumu ortaya çıktığı gibi eylemin Türkiye'deki AKP-MHP faşizmini sarsması da gündeme gelmiştir. Her ne kadar AKP-MHP faşizmi bu eylemleri duymazlıktan gelmiş, dikkate almamış olsa da eylemlerin yaygınlaşması sadece Bakurê Kürdistan ve Türkiye'de değil Kürdistan'ın tüm parçalarında, Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada yankı bulması AKP-MHP faşist iktidarının yüzünü hiç olmadığı kadar teşhir etmiştir. Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle zayıflayan, teşhir olan AKP-MHP faşizmi bu açlık grevleriyle birlikte daha çok teşhiri yaşamış, Kürt düşmanı, insanlık düşmanı karakteri daha iyi ortaya çıkmıştır. Özellikle bu eylemlerin 31 Mart seçim sürecine denk gelmesi AKP-MHP faşizmine karşı demokrasi güçlerini, demokratik muhalefeti çok güçlendirmiştir. Onların AKP-MHP faşizmine karşı mücadelesini, teşhirini daha da güçlendirmiştir. Seçime en büyük destek Leyla Güven’in, zindan direnişçilerinin, Avrupa’daki yoldaşlarımızın, Nasır Yağız ve diğer tüm devrimci demokratların eylemleri AKP-MHP faşizmini şaşkınlığa çevirmiştir. Onlar bu seçimleri de kazanacaklarını düşünürken, karşılarında Türkiye halklarını, Kürt halkını, tüm demokrasi güçlerini, dünya halklarının demokrasi, insan hakları, duyguları ve vicdanlarını karşılarında bulmuşlardır.

2018-2019 kışı hiç olmadığı kadar AKP-MHP faşizmine karşı mücadele ayları olarak geçmiştir. Özellikle de Önder Apo’nun esaretinin 20. yılını tamamladığı, 21. yılına girdiği dönemde Önder Apo’nun tecridine karşı mücadele çok anlamlı hale gelmiştir. Sadece Özgürlük Hareketimiz değil, sadece zindandaki yoldaşlarımız değil, Kürt halkı da artık Önder Apo’nun tecridiyle yan yana yaşanmayacağını açıkça ortaya koymuşlardır. Artık halkımız da bizler de Önder Apo’nun tecridiyle yan yana yaşamak istemiyoruz. Önder Apo’nun tecridiyle yan yana yaşamak faşizmin Kürt halkı üzerindeki soykırım politikasına, Önder Apo üzerindeki tecrit politikasına duyarsız kalmak ve alışmaktır. Tecride alışmak Kürt halkı üzerindeki soykırım politikasına alışmaktır. Bunun da ölüm olacağı açıktır. Bu yönüyle Önder Apo’nun tecridine karşı alışmamak, ona karşı mücadele vermek soykırıma karşı mücadele vermektir. Önder Apo’nun tecridine alışmak; soykırımı kabul etmektir. Kürt halkı için her şeyini vermiş, Kürt halkını ayağa kaldırmış, bilinçlendirmiş, Kürt halkının özgürlüğü için bütün ömrünü vermiş, dünyada hiçbir önder de olmadığı kadar halk için, özgürlük ve demokrasi için çalışmış bir öndere sahiplenmeden, bu konuda duyarlı ve vicdanlı  yurtsever devrimci duyguları ayaklandırmadan soykırıma karşı mücadele verilebilir mi? Soykırıma karşı durulabilir mi? Kuşkusuz durulamaz. Çünkü 20 yıldır cezaevinde olan, 21. yılına giren bir önderlik hala ağır tecrit altında tutuluyorsa ve buna karşı ses çıkarılmıyorsa bu kendini ölüme yatırmaktır. Bu açıdan da hareketimiz de halkımız da yurtsever ve demokratlar da kesinlikle Kürtler üzerindeki soykırımı kabul etmeyeceklerini, Kürtler ve demokrasi güçleri üzerinde uygulanan faşizmi kabul etmeyeceklerini, bu faşizme karşı boyun eğmeyeceklerini, bu faşizmi yenilgiye uğratmak için mücadele edeceklerini ortaya koymuşlardır. ‘Tecridi kıralım, Faşizmi yıkalım, Kürdistan'ı özgürleştirelim’ hamlesi kararı böyle bir karardır. İmralı esaretinin 20. yılında bu kabul edilemezdi. 21. yılında kabul edilemezdi. Bunu kabul etmek bir çürüme ortaya çıkarabilirdi. Devrimci yurtsever demokratik duruşta bir çürüme yaratabilirdi. İşte Leyla Güven’in ve zindandaki yoldaşların direnişleri böyle bir çürümeye, baskıya, faşizme, soykırıma alışmaya karşı ‘dur’ hamlesidir. Bundan daha değerli, anlamlı bir eylem olabilir mi? Bu eylem böyle kabul edilirse ve anlaşılırsa doğru anlaşılmış olur. Doğru Kürtlük böyle yapılabilir. Doğru yurtseverlik, devrimcilik böyle yapılabilir, doğru demokratlık böyle olunabilir. Bir halkın önderine en ağır tecrit uygulanacak ama ona karşı mücadele edilmeyecek. Eğer bir halkın önderine karşı bu kadar ağır tecrit uygulanıyor ve mücadele edilmiyorsa bu, soykırımı, faşizmi, yok olmayı kabul etmektir. Hatta teslim olmak anlamına gelir. Bu soykırım karşısında çaresizlik anlamına gelir. İşte tecridi kıralım, faşizmi yıkalım eylemi böyle bir saldırıya karşı bir cevap olmuştur. Tarihi bir devrimci duruştur. Bu eylemle birlikte toplum da hareketimiz de demokrasi güçleri de sarsılmıştır. Açıkça şimdiye kadarki duruşlarımızın yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Bu hamle aynı zamanda bir özeleştiridir; yanlışlıklarımızın bırakılmasıdır, yanlış duruşlardan çıkmaktır.

 

Bu eylem Önder Apo’ya karşı yönelik komploya, tasfiyeciliğe karşı Zilan’ın Dersim’de yaşamını ortaya koymasıdır. Zindanda Sema Yüce’nin kendini yakarak Önderliğe sahiplenmesidir. ‘Güneşimizi Karartamazsınız’ eylemleriyle uluslararası komploya karşı konulmasıdır. Viyan Soran’ın kendini yakmasıyla Önder Apo’nun tecridiyle yan yana yaşanılamayacağının herkese hatırlatılmasıdır. Uluslararası komplonun yıl dönümünde kendini yakan Muşlu genç kız Evrim’dir. Tüm bu eylemlerin hepsi aslında Önderlik gerçeğini anlama, Önderlik gerçeğine doğru yaklaşma eylemleridir. Önderliksiz yaşamın olmayacağını vurgulayan eylemlerdir. ‘ÖNDERLİKSİZ ASLA’ diyen eylemlerdir. Önderlik üzerindeki komployu, tecridi, baskıyı kabul etmeyen eylemlerdir. Bu eylemleri yaptıran bilinç ise Önder Apo’nun Kürt halkı için, Kürdistan halkı için, Ortadoğu hakları ve insanlık için verdiği emeklerin, yaptığı mücadelelerin derin bilincinde olunmasıdır. Önderlik gerçeğini derinliğine hissetmenin ortaya çıkardığı eylemlerdir. İşte bu nedenle bu eylemler halkımızı da Özgürlük Hareketimizi de tüm yurtsever demokratları da etkilemiş, doğru devrimci duruşa, mücadele anlayışına, Önder Apo’ya doğru yaklaşmaya götürmüştür. Doğru duruşun, doğru mücadele etmenin çağrısı olmuştur. İşte bu düzeyde etkili olduğu için Kürt toplumunu etkilemiştir. Kürt toplumunun Önder Apo’ya sahiplenmesi, tecride karşı duruşu yüksek düzeyde ortaya çıkmıştır. Kürdistan'ın tüm parçalarında yüksek düzeyde tecride karşı mücadele duruşu ortaya çıkmıştır. Bakurê Kürdistan‘da Türk devleti yoğun bir baskı uygulasa da her türlü baskıyla tecride karşı öfkenin önünü almaya çalışsa da bunu başaramamıştır. Bunu Kürt toplumun duygusunda, düşüncesinde görmek mümkündür.

AKP-MHP faşizmine karşı öfke hiçbir dönemde olmadığı kadar büyümüştür, derinleşmiştir. Önder Apo’ya yönelik tecritten dolayı bu öfke derinleşmiştir. Seçimlerde oy verip milletvekili, belediye başkanı seçtirdiği insanların cezaevlerine atılması da bu öfkeyi büyütmüştür. Özyönetim direnişlerinde şehirlerin yakılıp yıkılması, insanların sokak ortalarında öldürülmesi, bodrum katlarında yakılması öfkeyi büyütmüştür. Afrin işgali, Rojava’yı tehdit öfkeyi büyütmüştür. Nerede Kürt varsa gidip orada vuracağım, ezeceğim, yok edeceğim diyen AKP-MHP faşizmine karşı halkın öfkesi büyümüştür. İşte tecrit ve tecride karşı mücadele bu büyük öfkeyi açığa çıkarma eylemi de olmuştur. Bu büyük öfkeyi açığa çıkaran Leyla Güven yoldaşın, zindanda yoldaşlarımızın, Strasburg eylemcileri ve her yerde fedaice yaşamlarını ortaya koyan devrimci eylemler olmuştur.

Hamle böyle bir bilinç, derin bir öfke ortaya çıkardığı için Newroz’da kendini açığa vurmuştur. 5 Nisan tecridinden bu yana uygulanan baskılar, katliamlar, saldırılar, halk üzerindeki bütün baskı uygulamaları, tutuklamalar Kürt halkında bir sinme değil de bir öfke ortaya çıkarmıştır. Bunu 2019 Newroz’unda gördük. Halk bütün baskılara rağmen Newroz’da meydanları doldurdu. Halk Kürt tarihi boyunca olduğu gibi bu Newroz’da da ulusal duygularını, ulusal demokratik duygularını, özgürlük tutkusunu Newroz değerlerinde olan Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam özlemini en güçlü biçimde ortaya koymuştur. Bu yönüyle bu yıllardaki Newrozları çatışmasızlık dönemlerindeki milyonların katıldığı Newrozlar kadar önemli görmek lazım. Hatta bütün baskılara rağmen Newroz meydanlarının doldurulması daha anlamlıdır. Zaten milyonlarca insanı Newrozlar’da harekete geçiren işte bu yıllarda Newrozlara katılan insanların duruşları ve duygularıdır. Bular olmadan ne mücadele geliştirilebilir ne de büyük insan toplulukları Newroz meydanlarına, mücadele içine çekilebilir. Bu bakımdan bütün baskılara rağmen 2019 Newroz’da yüzbinlerce insanın Amed'te ve diğer tüm şehirlerde meydanları doldurması Kürt halkının Önderliğe nasıl sahiplendiğini ve özgürlük tutkusunun ne kadar yüksekte olduğunu ortaya koymuştur. Bu Newrozlar aynı zaman Önderliği sahiplenme Newroz’u olmuştur. Tecridi kırıp, faşizmi yıkarak Kürdistan'ı özgürleştirme Newroz’u olmuştur. Bu Newrozları tabi ki böyle anlayacağız. 2019 Newroz’u tamamen tecride karşı bir mücadele günüydü. Dikkat edilirse aslında bütün farklı siyasi görüşte olan Kürtler de katıldı. Çünkü onlar da şunu gördü; bu saldırı, faşizm sadece Kürt Özgürlük Hareketine karşı, PKK’ye karşı değil, bu saldırı aynı zamanda bütün Kürtlere karşıdır. Bunun farklı siyasi çevreler tarafından da görülmesi iyidir. Çünkü özellikle Başurê Kürdistan’da etkili parti ve çevreler AKP-MHP faşizminin Kürdistan’da uygulama ve politikalarını doğru anlamlandıramıyorlardı. Nasıl ki Afrin işgali doğru anlamlandırılmadıysa, AKP iktidarının saldırılarını Başurê Kürdistanlı partiler doğru anlamlandırmadıysa, onların etkisindeki partiler, siyasi çevreler de doğru anlamlandıramıyordu. Ama bu Newroz’da onlar da artık AKP-MHP faşizminin sadece Kürt Özgürlük Hareketine karşı değil, bütün Kürtlere karşı bir soykırım politikası yürüttüğünü gördüler ve Newrozlara katıldılar. 2019 Newroz’unun böyle bir anlamı da oldu. Böyle bir anlamı olması da önemlidir. AKP-MHP faşizminin politikalarının bütün Kürtlere yönelik politika ve saldırılar olduğu anlaşılması da tabi ki Kürt halkının özgürlük mücadelesi açısından büyük bir değere sahiptir.

Seçimlerin güçlü geçmesi de tecride karşı direnişle bağlantılıdır. Tecride karşı direniş tüm Kürt halkını duyarlı hale getirmiştir. AKP-MHP faşizmine karşı mücadelede Kürt halkında duyarlılık geliştirmiştir. AKP-MHP faşizminin tecridi bu kadar derinleştirmesi, Kürt halkına ve Önderliğine saldırı yapması tecridi kıralım hamlesiyle daha doğru anlaşılmış, toplumun duyarlılıklarını en yüksek düzeye çıkarmıştır. Böyle olunca da Kürt halkı bu seçime asılmıştır. Bu seçimde AKP-MHP faşizmini yenilgiye uğratmak için büyük bir çaba içinde olmuştur. Kürdistan’da kayyumların sökülüp atılması, Türkiye'de ise AKP-MHP faşizminin yenilgiye uğratılması çabası, mücadelesi önemli bir düzey kazanmıştır. Eğer bu seçimlerde büyük sonuç alındıysa; kayyumlar atıldıysa, Türkiye'nin metropollerinde AKP-MHP faşizmi yenilgiye uğratıldıysa bunu sağlatan tecridi kırmaya yönelik hamledir. Bu hamle Kürt'ün duyarlılıklarını yükseltmiş, öfkesini ve tepkisini açığa çıkarmıştır. AKP’yi teşhir emiş, bu nedenle de Türkiye'deki Kürt halkı her yerde AKP-MHP faşizmini yenilgiye uğratmak için sandığa gitmiştir. Eğer tecride karşı mücadele olmasaydı AKP-MHP faşizmini yenilgiye uğratma duyarlılığı bu kadar yükselmezdi. Çünkü AKP-MHP faşizminin gerçeği bu kadar çabuk ortaya çıkarılamazdı. Tepki bu kadar ortaya çıkarılmazdı. Ama tecridi kıralım hamlesi 7’den 70’e bütün Kürt halkını duyarlı kılmıştır. Demokrasi güçlerini duyarlı kılmıştır. 31 Mart seçimleri faşizme karşı mücadelede bir hesaplaşma günü haline gelmiştir. Böyle olunca da 31 Mart seçim sonuçlarında AKP-MHP faşizmi yenilgiye uğramıştır. Nasıl ki 7 Haziran’da Kürt halkı ve Türkiye'nin demokrasi güçleri AKP iktidarını yenilgiye uğratmışsa bu seçimde de AKP-MHP faşizmini yenilgiye uğratmıştır. Nasıl ki o seçimde AKP iktidardan düşürülmüşse, 31 Mart seçimlerinde de AKP-MHP ittifakını iktidardan düşürmüştür.

Kürdistan'ı kaybeden, Türkiye'nin ekonomik, toplumsal, kültürel, siyasal merkezleri olan Marmara’yı, Ege’yi, Çukurova’yı ve Ankara’yı kaybeden bir iktidar Türkiye'de yönetme gücünü kaybetmiş bir iktidardır. AKP hükümeti yönetme gücünü kaybetmiştir. Çünkü Türkiye'nin yönetim gücünün en başta görev üstlendiği ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel alanlarda bu iktidar kaybetmiştir. Türkiye'nin motoru, dinamizmi olan şehirler, alanlar AKP iktidarına oy vermemiştir. Buralarda AKP-MHP faşizmi yenilgiye uğratılmıştır. Bu açıdan iktidardan düşmüşlerdir. Yönetim olma gücünü, kapasitesini, yeteneğini kaybetmişlerdir. Bu seçim sonuçları açıkça iktidardan, yönetimden düşmektir. Yönetim gücü olma kapasitesini kaybetmektir. Bu hiçbir demagojiyle gizlenemez. Gizlenmesi mümkün değildir. İşte AKP iktidarını bu duruma düşüren tecridi kıralım, faşizmi yıkalım hamlesidir. Zaten bu gerçekliği herkes kabul etmektedir. Kürtlerin duruşunun, tutumunun AKP-MHP iktidarını yenilgiye uğrattığını sadece Türkiye içinde değil, dünyada da herkes kabul etmektedir. Bu gerçeklik Türkiye'de demokrasi geliştirmek için, özgür ve demokratik bir toplum yaratmak için Kürtlerin duruşunun önemli olduğunu ortaya koymuştur. Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi olmadan, bununla birlikte mücadele verilmeden Türkiye'de faşizmin yenilgiye uğratılıp demokrasinin kazanılamayacağı bir daha görülmüştür. Bunu bütün Türkiye görmüştür. Özellikle Türkiye'nin ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel yaşamının belirlendiği alanlardaki halk bunu açıkça görmüştür. Bu da Türkiye için büyük bir kazanımdır. Türkiye'nin geleceğini sağlayacak ilişkinin, ittifakının, doğru anlayışının ve politikanın nerede olduğunu 31 Mart seçimleri ortaya koymuştur. Türkiye'nin geleceği Kürt halkıyla özgür ve demokratik değerlerde ortak bir mücadeleyle demokratik Türkiye'den geçtiği netleşmiştir. Türkiye siyaseti, halkı, aydınları, yazarları ve toplumu bu gerçeği görmüşlerdir. Görmeyenler de görmelidir. Bu gerçek görüldüğünde zaten Türkiye düzlüğe çıkacaktır.

 

 1 Mart’ta eylemler kapsamlılaşmıştı. 31 Mart seçimlerinin gündemden çıkmasından sonra Kürt analarının eylemleri yoğunlaştı. 30 Nisan’da ölüm oruçları deveye girdi. Hamlenin bu aşaması tecridin gayri meşru ve hukuk dışılığını gözler önüne serince AKP-MHP faşist iktidarı büyük bir sıkışma yaşadı. Bunun sonucu avukatlar Önder Apo’yla görüştürüldü. Bu görüşmenin gerçekleştirilme nedenlerini ve anlamını nasıl ifade ediyorsunuz?

 

Tecridi kıralım hamlesi zaten 1 Mart’ta binlerce tutuklunun da süresiz-dönüşümsüz açlık grevine girmesiyle birlikte yeni bir aşamaya geçmişti. Zindanlarda eylemin toplumsallaşması sadece kadroları değil, yurtseverleri değil, bütün zindan yapısını içine alması toplumdaki hareketliliği de artırdı. Bu yönüyle 1 Mart’ta eylemlerin kapsamlılaşması eylemleri sahiplenmede toplumsal hareketliliği daha da artırdı. Tabi ki seçime yönelik sonuçları da oldu, ama esas olarak da hamleye duyarlılığı artırdı. Özellikle de Beyaz Tülbentli anaların sokaklara, meydanlara çıkması, cezaevleri önünde ısrarla eylemlerini sürdürmesi, sokaklarda, meydanlarda polisin bütün saldırılarına rağmen çocuklarına sahip çıkması eylemi yeni bir aşamaya taşırdı. Eylem zindandaki büyük direnişle birlikte Beyaz Tülbentli Kürt analarının devrimci demokratik hareketine dönüştü. Kürt analarının duruşu tam da siyasal süreci anlayan, siyasal sürece göre duruş gösteren, tüm halkın ve insanlığın vicdanını, hak, adalet, özgürlük tutkularını ortaya çıkaran bir düzey kazanmıştır. Kürt analarının eylemi tarihi sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Sayılarından bağımsız olarak Kürt halkının vicdani bir iradesi olarak, insanlığın vicdanı olarak, demokrasi ve insan haklarının bilincine varan insanların vicdanları olarak büyük bir vicdan, özgürlük, adalet hareketini faşizme karşı duruş hareketine dönüşmüştür. Önder Apo üzerindeki tecride karşı mücadele tüm insanlığı içine alan bir mücadele haline gelmiştir. Kürt anaları oğullarının ve kızlarının taleplerini sahiplenmişlerdir. Tecridi kıralım eylemi Beyaz Tülbentli anaların öncülüğünde yükselen bir toplumsal harekete dönüşmüştür. Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım bayrağı onların elindedir. Onların beyaz tülbentleri faşizme karşı demokrasi ve devrimci duruş bayrağıdır. Nasıl ki zindan direnişçileri AKP-MHP iktidarını sarstıysa, seçimlerde yenilgiye uğrattıysa ‘Beyaz Tülbent’ hareketi de AKP-MHP iktidarını tüm insanlığın vicdanı karşısında yenilgiye uğratmıştır. Onun, her türlü değerden, meşruiyetten yoksun tamamen insanlık düşmanı bir yapılanma olduğunu gözler önüne sermiştir. Tecridin hukuk dışı, haksız ve gayri meşru karakterini olmadık düzeyde teşhir etmiştir. Çok büyük eylemlerin yapamayacağını yüzlerce ana meydanlara dökülerek yapmışlardır. Aslında bu gerçeklik ana kavramında bulunan hak, adalet, vicdan kavramının yarattığı etkilerdir. Tüm analık değerlerinde bunlar vardır.

 

Beyaz Tülbentliler Hareketi

 

Analık değeri demek; vicdan, hak, adalet demektir. ‘Beyaz Tülbentliler Hareketi’, Kürt analarının meydanlara çıkması, hak, adalet, vicdan hareketidir. Sözün bittiği yerdir. Tüm dünyayı, insanlığı analık değerlerine sahip çıkmaya, analık değerleri temelinde faşizme karşı duruş göstermeye çağırmıştır. Bu yönüyle ‘Beyaz Tülbentliler’ hareketini herhangi birilerinin sokağa çıkması olarak görmemek gerekir. Herhangi bir eylem olarak görmemek gerekir. Analık değerlerinden söz ediyoruz; bunlar evrenseldir. Tüm toplumlarda var olan değerlerdir. Toplum demek; analık, analık değerleri demektir. Toplum, analık değerleriyle ayakta kalıyor. Analık değerleriyle var oluyor. Nerede bir toplum varsa orada analık vardır. Toplumun bittiği yerde analık değerleri yoktur. Yada analık değerlerinin bittiği yerde toplum da bitmiştir. İşte bu çerçevede Kürt analarının hareketini tarihin en büyük devrimci eylemi, en büyük ideolojik eylemi, en büyük hak, adalet, vicdan eylemi olarak görmek gerekiyor. Onlar analık değerleriyle yürüdüler, analık değerlerine yönelik saldırıya karşı yürüdüler. Çünkü analık değerlerine saldırı sözün bittiği yerdir. İnsanlığın en son kalesidir. Oraya dokunulduğu an tüm insanlık değerlerine dokunulmuştur. İşte analar tüm insanlık değerlerini sahiplenmişlerdir. İnsanlık değerlerine dokunulamayacağını, insanlık değerlerinin var olacağını, insanlık değerlerine sahip çıkacaklarını ortaya koymuşlardır. Çocuklarına, tecride karşı mücadeleye sahip çıkmaları bu anlama gelmektedir.

Önder Apo üzerindeki tecride karşı mücadele bir yönüyle de analık değerlerine sahiplenme mücadelesidir. Analık değerlerinin ne olduğunu en iyi Önder Apo ortaya koymuştur. Önder Apo kadın gerçeğini, analık gerçeğini ortaya koyan, anaya tarihi anlamının derinliğini ve kapsamını veren Önder Apo’dur. Bunu Kürt anaları derinden hissetmekte ve bilmektedir. Kürt analarının Önderliğe bu kadar sahiplenmesinin nedeni budur. Zaten Önder Apo’ya en fazla sahiplenen kadınlardır, Kürt analarıdır. Yine toplumcu değerleri ayakta tutmak isteyen tüm demokratlardır, devrimcilerdir, gerçek dindarlardır. Nitekim Önder Apo’ya sadece analar, kadınlar değil, gerçek demokratlar, gerçek aydınlar, gerçek dindarlar, din adamları Önderliği sahiplenmektedirler. Çünkü Önderliğin insanlık tarihinden bugüne var olan tüm toplumsal değerlerine, hak, adalet, vicdana sahip çıktığını, bu değerlere anlam kazandırdığını bilmektedirler, bilincine varmışlardır. Bu nedenle Önderliğe sahip çıkmaktadırlar. Bu yönüyle Kürt analarının aktif biçimde devreye girmesiyle birlikte zaten hamle yeni bir aşamaya varmış ve iktidarı sarsmıştır. İktidarı içerde ve dışarda hiç olmadığı kadar savunmaya itmiştir, teşhir etmiştir. Nitekim bu nedenle zindandaki direnişlerde sarsılan AKP iktidarı “Beyaz Tülbentliler” hareketiyle birlikte tecridi savunamaz hale gelmiştir. Nitekim 2 Mayıs’ta Önder Apo’nun avukatlarıyla görüştürülmesi bu mücadelenin sonucudur. Bu mücadelenin AKP-MHP faşizmini yıpratması, sallaması, teşhir etmesi Önder Apo’ya tecrit uygulayan AKP-MHP iktidarını insanlık ve toplum karşısında tecride uğratması sonucudur. Artık en büyük tecridi yaşayan AKP-MHP iktidarıdır. AKP-MHP iktidarı, iktidarını teşhir eden, zorlayan, tüm meşruiyetini kaybettiren bu tecridi sürdürmeye karşı avukatları görüştürerek bu konuda üzerindeki baskıyı hafifletmeye çalışmıştır. Tamamen direnişin, devrimci mücadelenin, ‘Beyaz Tülbentliler’ hareketinin yarattığı bir durumdur. Bu sıkışıklık karşısında Önder Apo’yu avukatlarıyla görüştürmek zorunda kalmıştır. Bunu sağlatan kesinlikle bu büyük direniştir, devrimci hamledir.

Önder Apo’yla görüşmenin İstanbul seçimlerinin iptal edildiği güne denk getirilmesi tabi ki herkeste AKP iktidarı bu hamleyle İstanbul seçimleri öncesi üzerindeki baskıyı hafifletmek, İstanbul seçimlerine tecridin yarattığı olumsuzluklardan ve etkilerinden kurtularak girmek istediği yorumlarına yol açmıştır. Kuşkusuz AKP-MHP faşist iktidarı böyle bir dönemde Önder Apo’yu görüştürmek mecburiyetinde kalınca acaba bu görüştürmeden İstanbul seçimleri için nasıl yararlanırım hesabını yapmış olabilir. Ancak Önder Apo bunun için görüştürülmemiştir, mücadele sonucu görüştürülmüştür. Direniş karşısında görüştürmek zorunda kalmıştır. Ama tecride karşı mücadeleyle bu seçim süreci aynı döneme denk geldiği için direnişçilerin yarattığı bu sonucu farklı biçimde değerlendirmek istemesi de onun için anlaşılırdır. Ama bu, AKP-MHP iktidarının görüşüdür. AKP’nin bu yaklaşımıyla ne direnişçilerin tutumunu ne de Önder Apo’nun tutumunu yan yana getirmek mümkündür. Bir defa bu gerçekliğin özellikle görülmesi gerekiyor.

 

Bu görüşmede Önder Apo demokratik siyasal yaklaşımını ortaya koydu. Önder Apo’nun bu tutumu ne anlama geliyordu? Bu görüşmeden sonra eylemciler tecridin kaldırılmadığını, bu nedenle eyleme devam ettiklerini açıkladılar. Bunu nasıl anlamlandırmak gerekir?

 

Önder Apo’nun 7 maddede ortaya koydukları tamamen AKP-MHP faşizminin zihniyetidir, uygulamalarıdır. Önder Apo onlara karşı tutumunu ortaya koymuştur. Kutuplaşma yaratan, uzlaşma değil çatışma dili ve politikası yürüten, herkesi karşısına alan, herkesi hain ve düşman ilan eden AKP-MHP faşizmine karşı tutum ortaya koymuştur. Sorunları siyasetle değil savaşla, zorla, şiddetle çözmek isteyen AKP-MHP iktidarına karşı tutumunu ortaya koymuştur. Sorunların demokratik siyasetle, uzlaşmayla, onurlu barışla çözülmesini istemiştir. Şu anda bunlara en uzak olan siyasi parti AKP-MHP faşizmidir. Bu direnişin ortaya çıkardığı en önemli sonuçlarından biri de budur. Önder Apo’yla görüşmeyi bu direniş sağlatmıştır. Bu direniş sayesinde de Önder Apo nasıl bir Türkiye ve Kürdistan düşündüğünü ortaya koymuştur. 31 Mart seçimlerinde Türkiye halkının, Kürt halkının öngördüğü ve düşündüğü Türkiye'nin nasıl gerçekleşebileceğini Önder Apo dışarıya sunduğu 7 maddelik mesajda ortaya koymuştur. Bu 7 maddelik mesaj AKP-MHP faşizmini 31 Mart seçimlerinde yenilgiye uğratanların duygularının, düşüncelerinin nasıl gerçekleşeceğinin yol haritasıdır. Önder Apo’nun yaklaşımlarını herkes böyle görmelidir. Bunun dışındaki her anlama, yorumlama ve değerlendirme yanlıştır.

AKP-MHP iktidarı Önder Apo’yu görüştürmüştür ama bu bir sıkışmanın sonucuydu. Direnişin etkisini kırma, gevşetme, Türkiye içinde ve dışındaki meşruiyetini ve haklılığını zayıflatma olarak değerlendirilmiştir. Ama Önder Apo ve direnişçiler farklı yaklaşmaktadır. Onların bu taktiği zorlanmalarından ileri gelmiştir. Tabi ki Önder Apo ortaya çıkan bu fırsatta kendi düşüncelerini ortaya koyarak Türkiye halklarına ve Kürt halkına ulaşmak istemiştir. Direnişin yarattığı bu ortamda 2013’teki düşüncelerini yine ortaya koymuştur. Duruşunun 2013’te ki gibi olduğunu belirtmiştir. Yani Türkiye'nin, Türkiye halklarının çıkarına bir duruş olduğunu bir daha hatırlatmıştır. Nitekim 2013’te Önderliğin mesajı Türkiye aydınlarında, basınında, herkes tarafından böyle anlaşılmıştı. Önder Apo mesajıyla herkesin o zaman takdir ettiği o duruşta olduğunu bir daha vurgulamıştır.

Bir defalık görüşmeyle tecridin kalkmış olmayacağı açıktır. Bu nedenle 2 Mayıs görüşmesi tecridin kalkması olarak değerlendirilmemiş, eylemlerin tecrit kalkana kadar devam edeceği vurgulanmıştır. Önder Apo da zaten bundan sonra görüştürülür müsünüz, görüştürülmez misiniz bilmiyorum, diyerek bu gerçekliği ortaya koymuştur. Direnişçiler ise belirsizlik değil, tecridin tamamen kalkması için eyleme geçmişlerdir. Belirsizliğin olduğu yerde, tecridin kalkmasının netleşmediği yerde tabi ki buna karşı direniş devam ettireceklerdi. Nitekim direnişi sürdürenler direnişe devam edeceklerini, tecridin devam ettiğini, hatta tecrit koşullarında bir görüşme olduğunu söylemişlerdir. Bu doğru bir tespittir. Biz de bunun doğruluğuna inandık, bu bakımdan da saygı duyduğumuzu belirttik. Eylemciler direnme kararlarını ortaya koydukları gibi ölüm oruçlarını devreye koyarak kararlılıklarını gösterdiler. Ölüm oruçlarının devreye girmesi 2 Mayıs görüştürülmesiyle tecridin kalktığı anlamına gelmediğinin ortaya konulmasıdır. 2 Mayıs tamamen bir propaganda amacıydı, iç ve dış kamuoyu baskısını azaltma amaçlıydı. Zaten bu süreçte CPT’ye de izin vermişler. CPT de birçok cezaeviyle görüşmüş. Avrupa’daki halkımızın eylemleriyle CPT zor durumda kalmıştı. CPT de böyle bir görüşme talebinde bulunmuş. AKP iktidarı da CPT gelmeden önce böyle bir görüştürme yaparak, CPT’ye bak görüşme yaptırıyoruz diyerek CPT’nin Türk devletine yönelik değerlendirmelerini hafifletme amacı da taşımıştır. Türk devletinin amacı ne olursa olsun direniş kararlılıkla sürmüştür. Beyaz Tülbentli anaların direnişi, zindanlardaki direniş, Leyla Güven’in direnişi, Nasır Yağız ve Avrupa’daki arkadaşların direnişi sürmüştür.

 

Direnişlerin kararlı bir şekilde sürdürülmesinden sonra Adalet Bakanı yasağın kaldırıldığı yönünde açıklama yapmıştır. Bunun üzerine insan hakları örgütleri, hukuk kuruluşları, aileler ve demokratik kamuoyu yasak kalktıysa görüşmeler yaptırılmalı diyerek baskılarını sürdürdüler. Bunun üzerine 22 Mayıs’ta Önderlik’le bir görüşme daha yaptırıldı. Önder Apo bu görüşmede açlık grevlerinin ve ölüm orucunun bırakılmasını belirtmiş ve 2 Mayıs’ta ortaya koyduğu 7 maddelik çağrısıyla ilgili değerlendirmeler yapmıştır. Açlık grevlerinin bırakılmasını nasıl ele alıyorsunuz?

 

 Adalet Bakanının yasak kaldırıldı açıklaması o güne kadar uygulanan aile ve avukat yasağının hukuk dışı olduğunun itiraf edilmesidir. Bu yasaklar için savcıların verdiği kararlar fiili yasaklara hukuki kılıf uydurmaydı. Kaldı ki, bu tür savcı kararlarının olmadığı dönemlerde de aylarca, hatta yıllarca aile ve avukatları görüştürülmemiştir. Sorunu savcının verdiği yasaklar nedeniyle görüştürülmüyor biçiminde açıklama da tabi ki gerçeği yansıtmıyor. Kaldı ki o yasaklar neden veriliyor? O yasaklar da şöyledir; minareyi çalan kılıfını uydurur. Tecridi sürdürecek, ona kendine göre hukuki gerekçe yaratmadır. Peki İmralı’da ne yapılıyor; isyan mı yapılıyor, kavga mı var, oradaki görevlilere bir saldırı mı var, orayı yakıp yıkma mı var, böyle bir şey yok. Peki savcılar tarafından niye veriliyor bu yasaklar, tabi ki tecridi meşrulaştırmak için oluşturulan yazılı kağıtlardır. Türkiye ve küdistan’da binlerce tutsak var; bunlara bu düzeyde avukat ve aile yasağı veriliyor mu? Çünkü aynı uygulamalar bütün tutsaklara uygulansa fazlasıyla teşhir olur. Ama tek kişiye uygulanan bir hukuk var. Sadece Önder Apo’ya ve yanındaki 3 arkadaşa uygulanan bir karar var. Bunun da anayasayla, hukukla alakası yok. Önder Apo’ya uygulanan fiili bir uygulamadır, siyasi bir karardır. Nasıl ki Kürt halkına karşı anayasalarda olmayan, evrensel kuralları olamayan bir kirli savaş yürütülüyorsa, bu kirli savaşın İmralı’daki yansıması da ağır tecrittir, psikolojik baskıdır ve bu fiili uygulamalardır. Dünyada hiçbir anayasada, yasada bireye yönelik uygulama olmaz. Bireyle ilgili yasa, yönetmelikler yapılmaz. Zaten sadece bireye yönelik alınmış herhangi bir karar yoktur, yasal olarak buna imkan da yok. Bu nedenle fiili olarak yapılan bir durumdur. Bunun sürdürülmeyeceğine dönük herhangi bir karar, taahhüt, bir söz verme yoktur. Adalet bakanının söylemlerinin ne kadar bağlayıcılığı olacak zaman gösterecek. Dünyanın her yerinde bu tür eylemler olduğunda eylemleri yapanlara gidilir, talepleri karşılandığı söylenir ve eylemler böyle bırakılır. 12 Eylül faşizminin olduğu 14 Temmuz koşullarında bile böyle olmuştur. Kolordu görevlendirilmiştir, adli müşavir, cezaevi müdürü, hastane doktoru gitmiştir, orada şu şu haklarınız kabul edilmiştir, denilmiş ve direniş öyle bırakılmıştır. Yine çeşitli zamanlardaki bu tür eylemler tutuklular muhatap alınarak bırakılmıştır. 2012-13’te zindandaki yoldaşlar Önder Apo üzerindeki tecridin kırılması için yine direnişe geçmişlerdi. O zaman AKP iktidarı hem Önder Apo’nun yanına gitmişler hem de tutsaklarla görüşerek tecridin kaldırılacağı sözünü vermişlerdi. Nitekim ondan sonra ailesiyle sürekli görüşme olmuştu. Avukatlarla görüşme olmamıştı ama HDP heyeti sürekli görüşmüştü ve bu görüşmeleri sürekli kamuoyuyla paylaşmıştı.

Adalet bakanının söyledikleri ne kadar gerçekleşecek bunu zaman gösterecek. Ancak Önder Apo’yla ikinci defa görüştürmeleri hem çok zorlanmalarının hem de tecridi sürdürme zemininin kalkmaması sonucudur. Şu açıktır ki, bu kadar büyük direnişten ve tecridin gayri meşru ve hukuk dışılığı kamuoyuna mal olduktan sonra tecridi sürdürmek kolay olmayacaktır. Sürdürmek isteseler de buna karşı gerçekleşecek direniş karşısında bugünkünden daha fazla zorlanacaklardır. Önder Apo bu gerçekliği de görerek direnişin yeterli olduğunu, amacına ulaştığını ve bırakılmasını söylemiştir. Gerçekten de direniş büyük bir kamuoyu oluşturmuş, tecridi savunulamaz ve sürdürülemez hale getirmiştir. Kuşkusuz bundan sonra da avukat ve aile yasağı sürdürülebilir. Ancak bu uygulama eskisi gibi kolay sürdürülemez. Bu başlı başına direnişin başarısı olmaktadır. Öte yandan avukatlarla görüştürme yapılması ve Önder Apo’nun düşüncelerini kamuoyuna sunması da bu direnişin önemli başarısıdır. 5 Nisan’daki tecridin amacı dikkate alındığında Önder Apo’nun demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusundaki düşüncelerini ortaya koyması AKP-MHP faşizminin saldırılarında bir gedik açılmasını ifade etmektedir. Çünkü Önder Apo’nun düşünceleri tamamen AKP iktidarının uyguladığı politikalara bir tutumu ve teşhiri olmuştur. Öte yandan Önder Apo’nun Türkiye ve dünya kamuoyunda düşünceleriyle benimsenmesinde bu direnişin önemli rolü olmuştur. Birçok demokrat, aydın, yazar başta olmak üzere demokrasi güçleri tecritle Türkiye’nin demokratikleşmesi arasındaki bağı ortaya koyarak Önder Apo’nun konumunu güçlendirmişlerdir. Bu çerçeveden bakıldığında direnişin büyük bir başarı kazandığını, demokrasi mücadelesine güç kattığını vurgulamak gerekir. Gezi Direnişleri gibi tecridi kırma direnişi de Türkiye demokrasi mücadelesine çok büyük katkılarda bulunmuştur.

 

Leyla Güven ve zindan direnişçilerinin bu fedai eylemini ve yarattığı sonuçları nasıl ele alırsınız?

 

Bu direnişin başarısında Leyla Güven ve zindan direnişçilerinin rolünü vurgulamak gerekir. Ancak bu süreçte Avrupa’da ve zindanlarda fedaice yaşamını ortaya koyan yoldaşlarımızı ve yurtseverlerimizi de minnet ve saygıyla anmak gerekiyor. Avrupa’da Ümit Acar, Uğur Şakar, Türkiye ve Kürdistan zindanlarında Zülküf Gezen, Ayten Beçet, Medya Çınar, Mahsun, Zehra, Yonca ve Serhat yoldaşlar Önderliğe büyük bağlılıkla yaşamlarını ortaya koymuşlardır. Önder Apo’nun Kürt halkı için ne anlam ifade ettiğini bir daha göstermişlerdir. Zindan direnişçileri ve Leyla Güven Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamı için fedai bir halk haline geldiğinin somut ifadesidir. Artık Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamını hiçbir güç engelleyemez. Böyle bir fedailiği yenilgiye uğratacak güç var olmamıştır. Özellikle Önder Apo’nun ideolojik çizgisi, özgür ve demokratik yaşam projesi her türlü saldırıyı yenilgiye uğratacak bir fedai güç ve kararlılık ortaya çıkarmıştır. Zindanlardaki yoldaşlar fedai olduklarını, 14 Temmuz çizgisinin kararlı savunucuları olduklarını herkese göstermiştir. Nasıl ki gerilla her türlü saldırıya karşı fedaice direnip Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam mücadelesini kararlıca sürdürüyorsa, zindanlardaki yoldaşlarımız da fedai ruhla bu çizgiyi temsil ediyorlar. Yaşamlarını fedaice ortaya koymaya her an hazırlar. Belki dört duvar arasındadırlar, ama fedaice yaşamlarını ortaya koyarak dışardaki halkımızın duruşunun ne olması gerektiğini göstermektedirler. Halkımız da kadınlar ve gençler de zindanda ve dağda en zor koşullarda özgürlük için direniliyorsa biz de direniriz ve özgür ve demokratik yaşamı kazanırız demektedirler. Zindan direnişinin en önemli etkilerinden biri budur. Zindanda birkaç kişi yoktur. Kürdistan’ın bütün şehir ve kasabalarından binlerce insan zindanlarda esaret altındadır. Bu yönüyle Kürt’ün siyasi iradesinin en büyük parçası ve yansımasıdırlar. Bu açıdan tecridi kırma hamlesinde böyle bir siyasi irade fedaice kendisini ortaya koyduğu gibi, yine Kürt halkının vicdanını temsil eden analarımızın ayağa kalkışı bu hamlenin ne düzeyde güçlü olduğunun kanıtıdır. Leyla Güven kendi şahsında Kürt kadınının Önder Apo’ya bağlılığını, özgür ve demokratik yaşam iradesini ortaya koymuştur. Leyla Güven şahsında Kürt kadınının nasıl bir yenilmez özgürlük tutkusuna sahip olduğu görülmüştür. Bu direniş Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin potansiyel gücünün ne kadar büyük olduğunu bir daha gözler önüne sermiştir. Önder Apo çizgisinde Kürt halkının özgürlük ve demokrasi özlemi toplumsallaşmış, mutlaka zaferi kazanacak düzeye gelmiştir. Kürdistan’da son beş yıldır görülmedik baskı ve zulüm uygulanmasına rağmen Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam iradesi bırakalım kırılmayı, AKP-MHP faşizmine karşı öfkeyi büyüterek daha kararlı ve mücadele edecek bilinç derinliği ve düzeyi ortaya çıkarmıştır. Eğer bu bilinç ve AKP-MHP faşizmine karşı öfke doğru örgüt ve eylem kanallarına akıtılırsa bırakalım AKP faşizmini, soykırımcı sömürgeciliğin varlığını sürdürmesi söz konusu olmayacaktır.

 

AKP-MHP iktidarı devlet gücüyle ayakta kalmaktadır. Nitekim iktidardan düştüğü halde iktidarı bırakmıyor. İstanbul'da seçimleri kaybettiği halde seçimleri yenileme kararı aldı. Bu konuda neler belirtmek istersiniz. İstanbul seçimleri konusunda demokrasi güçlerinin tutumu nedir ve hangi sonuçlar ortaya çıkabilir?

31 Mart seçimlerinin AKP’yi iktidardan düşürdüğü açıktır. Ancak şu netleşmiştir; AKP iktidarının seçimle iktidarını bırakmayacağı anlaşılmıştır. Aslında 7 Haziran’da da kaybetmişti, bırakmadı. 16 Nisan anayasa referandumunda kaybetmişti, hile vb. oyunlar olmasaydı anayasa referandumu geçemezdi. Yine 24 Haziran seçimlerinde cumhurbaşkanlığını da kaybetmişti. Ama AKP iktidarını kesinlikle bırakmak istememektedir. AKP herhangi bir Türkiye'deki daha önceki iktidarlarda- Doğru Yol, Demokrat Partisi, CHP, Adalet Partisi- olduğu gibi seçimle giden seçimle gelen bir parti değildir. Demirel için bir zamanlar kaç defa gitmiş kaç defa gelmiş, denirdi. AKP iktidardan böyle gidecek ve gelecek parti değildir.  Amacı tamamen devleti yeniden kendi zihniyetiyle şekillendirmek ve şekillendirdiği bu devleti de aynı iktidarla sürdürmektir. AKP hem devleti şekillendirmek istiyor hem de sürekli kendisinin iktidarda olacağı bir siyasal ortam yaratıyor. Aslında Erdoğan, AKP iktidarı kendini tamamen seçimle gitmeyecek bir biçimde yapılandırmıştır. Tüm ilişkilerini bunun üzerine kurmuştur. Bu yönüyle tam bir diktatörlük gibi örgütlenmiştir. Yani gitmeyecek, sonuna kadar iktidarı bırakmayacak bir diktatör olarak kendisini örgütlemiştir. Çünkü iktidar ve devlet olanaklarını sadece kendi yandaşlarına sunan bir iktidar vardır. Öyle ki işçileri, memurları bile kendi yandaşlarından seçiyor. Türkiye'de geçmişte de farklı iktidarlar olmuştu, ama işçileri, memurları, bürokrasiyi tamamen kendi yandaşlarından oluşturan bir politika yürütmüyorlardı, böyle bir iktidar değillerdi. Partizanlık olsa da hiçbir dönemde bu düzeye ulaşmamıştır. Şimdi AKP’li olmayan işçi, memur, öğretmen olamıyor. Farklı inançtan, farklı düşünceden olanlar işçilikten, memurluktan atılıyor. Kültürel, ekonomik, toplumsal yaşamdan dışlanıyor. Böyle bir iktidar kurduğu için de bırakmak istemiyor.

Hiçbir iktidar kendi iktidarı zamanında bugünkü AKP iktidarı kadar palazlanmamıştır. Nalıncı keseri gibi kendine yontmamıştır. Bütün iktidarlarda ekonomik olarak yararlanma, faydalanma, bal tutan parmağını yalarmış misali nemalanma olmuştur. Ama AKP iktidarında durum farklıdır. Deveyi hamuduyla yutmaktan söz ederler, AKP iktidarı tamamen böyledir. Bunun için de böyle bir nemalanmaya, yemeye alıştığı için, bu kadar imkanın üzerine oturduğu için bırakmak istemiyor. Belki de dünyada maddi imkanların üzerine bu kadar oturan maddiyatçı başka iktidar görülmemiştir. AKP şu anda iktidara geldiği gündeki söylediklerinin tamamen tersin yapmaktadır. Türkiye tarihinde siyasal İslamcılar ekonomik ve sosyal yaşamdan dışlanmıştı. Şimdi AKP iktidarıyla imkanlara kavuşmuşlardır. Ama eşit imkana kavuşma değil, bu imkanlardan tümüyle kendilerinin yararlandığı bir sistem kuruyorlar.  Doğrudur, türban yasağı vardı; okullara, bazı devlet dairelerine giremiyorlardı. Şimdi bu kalktı. Bu yönüyle AKP’nin bazı kesimlere kazandırdığı var. Bu yönlü destek veren kesimler bulunuyor. Bu tür uygulamalar zaten yanlıştı. Hatta AKP’yi iktidara taşıyan bu yanlış uygulamalar olmuştu. Ama şimdi AKP iktidarı bunlara dayanarak, iktidar olup maddiyatçılığa gömüldükten sonra hiçbir iktidar döneminde olmayacağı kadar partizanlık yaparak, faşist diktatörlük kurarak Türkiye'yi yönetmektedir. Nitekim yakın zamanda Davutoğlu’nun yaptığı açıklama ve değerlendirmeler açıkça Erdoğan AKP iktidarına verdiğimiz sözlerin tersini yapıyoruz anlamına gelmektedir. Demek ki şunu görüyorlar; Erdoğan böyle yaparsa siyasal İslamcıların kazandığı imkanlar tümden elden gidebilir. Bu yaklaşım kendileri için yarattığı meşruiyet alanlarının zayıflamasına yol açabilir. Bu nedenle de şu anda AKP-MHP iktidarının yaptığının tamamen faşist diktatörlük olduğunu söylüyorlar. Davutoğlu’nun söyledikleri bu anlama geliyor.

 

Oy vermek yetmez, oyları korumak da gerekir

 

AKP iktidarını bırakmak istemiyor. Bu durumda İstanbul seçimlerine gitmesi iktidarı kaybeder anlamına gelmiyor. Evet, İstanbul'da seçimleri normal koşullarda İmamoğlu kazanır. İmamoğlu bu kadar popüler olmadığı dönemde o düzeyde oy aldığına göre, bu kadar popüler olması, toplumu etkileyecek bazı yaklaşımlar içerisine girmesi dikkate aldığında bu koşullarda haydi haydi seçimi kazanması gerekiyor. Ama AKP-MHP iktidarı için seçimler iktidarı bırakma araçları değildir. Onlar için seçimler iktidarlarına meşruiyet sağlama araçlarıdır. Yani seçimler olmalı, ama hep kendileri kazanmalı ve böylelikle faşist iktidarlarına, diktatörlüklerine meşruiyet sağlamalıdır. Erdoğan, AKP-MHP faşist iktidarı için seçim bu anlama gelmektedir. Bunun dışında başka bir anlamı yoktur. İstanbul seçimlerinde İmamoğlu’nun kazanması için sadece sandığa gidip İmamoğlu’na oy vermek yetmiyor. İmamoğlu’na oy verilse de seçimi kazanamaz. Bu seçimi kazanmanın yolu halkın, demokrasi güçlerinin toplumsal hareket içine girmesi, demokrasi mücadelesi yürütmesi, demokrasi ittifakı oluşturmasından geçer. AKP-MHP iktidarına seçimi kaybettiği zaman gideceksin, hile yapmayacaksın, yaptığın zaman karşında toplumu bulursun, yıkılırsın, toplum seni süpürüp atar mesajı verirse, demokrasi ittifakları ve mücadelesiyle bunu gösterirse o zaman İmamoğlu seçimleri kazanabilir, ya da seçimlerin yenilenmesinden İmamoğlu seçeneği ortaya çıkabilir. Yoksa İmamoğlu kazansa da İmamoğlu’na mazbatayı vermezler. 16 Nisan referandumu, 24 Haziran seçimleri gibi biz kazandık derler ve gelir İstanbul belediyesine otururlar. Bu gerçekliği herkesin görmesi, oy verme yanında oylarına sahiplenecek bir örgütlülük ve tutum içerisine girmesi gerekiyor. Yoksa hiç kimse AKP-MHP iktidarının seçimle gideceğini beklememelidir. Halkın oyuyla İmamoğlu’nun mazbatayı alacağı düşünülmemelidir.

AKP-MHP faşist ittifakı seçimleri kaybetmek için değil, kazanmak için yenilediler. Çünkü normal koşullarda böyle bir karar onlar için riskliydi. Niye böyle bir karar alsınlar, niye böyle bir riske girsinler? Bir daha kaybettiklerinde tümden kaybedeceklerini, meşruiyetlerinin kalmayacağını görmüyorlar mı? Ya da kaybettiklerinde sadece İstanbul seçimini kaybettik diyebilirler mi? İstanbul seçimlerini kaybettikleri an meşruiyeti tümden tartışmalı haline gelecek, yeni bir genel seçim kendini dayatacaktır. Ya da toplumsal mücadelelerle AKP iktidarı düşecektir. Bu açıdan demokrasi güçleri AKP-MHP’nin seçimle gitmeyeceğini, bir faşist diktatör olduğunu, dünyadaki faşist diktatörlüklerin hiçbirinin seçimle gitmediğini bilerek demokrasi ittifakıyla toplumsal mücadeleyi yükseltmeleri gerekir. Bunu yapmazlar ve AKP iktidarının seçimle gideceğini sanırlarsa AKP-MHP iktidarının seçimlerle kendilerine meşruiyet arama oyununa gelmiş olurlar. Bu oyunun parçası olurlar. AKP-MHP iktidarı da seçime girer, hep kazanır ve kendi iktidarlarını sürdürürler. Ne zamana kadar; artık karşılarında demokrasi güçleri kalmayana kadar, demokrasi güçlerinin bir daha iktidara gelemeyeceği bir siyasi, ekonomik, toplumsal, kültürel ortam yaratılana kadar zorla iktidarda kalma politikalarını sürdürürler. Sonradan da yapılacak seçimler tamamen toplumun yönlendirildiği, yönetildiği, toplum iradesinin kalmadığı, sadece diktatörlerin ve otoriter güçlerin işaret ettiği kesimlere oy veren bir durumla karşı karşıya gelirler. AKP-MHP faşist ittifakı şimdi böyle bir iktidar oluyor. Kuşkusuz bu onların hesaplarıdır. Ama şu da açıktır ki; hiçbir faşist iktidar, hele ki günümüzde bu tür politikalarla, yaklaşımlarla, devlet imkanlarını; baskı araçlarını, yargıyı, savcıyı, hakimi, polisi, bütün imkanları kullanarak kendini ayakta tutamaz. Kendilerini ayakta tutması mümkün değildir.

Özcesi faşizme karşı dünyada ne yapılıyorsa Türkiye'de de onun yapılması gerekiyor. Anti-faşist ittifakın, demokrasi cephesinin kurulması gerekiyor ve buna karşı da toplumun mücadele etmesi gerekiyor. Faşist diktatörlükler ancak toplumsal mücadelelerle gidebilir. Başka türlü gitmesi mümkün değildir. İşte seçimle gelmiş seçimle gider biçimindeki yaklaşımlar yanlıştır. Hitler de seçimle gelmiştir ama seçimle gitmemiştir. Bu yönüyle birçok diktatörlükler günümüzde seçimleri kendilerine meşruiyet aracı olarak kullanıyorlar. Özellikle 21. yüzyılda artık 20. yüzyıl diktatörleri gibi sadece zorlar ayakta kalmayı esas almıyorlar. Seçimle meşruiyet arama günümüz diktatörlüklerin temel özelliği haline gelmiştir. Böyle bir oyun oynuyorlar. Toplumsal hareketle, mücadeleyle bu oyunlara son vermek gerekmektedir.

 

Cezayir’de Buteflika, Sudan’da Ömer El Beşir gibi dünyada diktatörler tek tek yıkılıyor. AKP iktidarının da aslında seçimlerde kaybettiği görülüyor. Bu gerçekler dikkate alındığında Ortadoğu ve dünyada bu diktatörlüklerin yıkılmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?

 

Şunu görmek gerekiyor; sadece dünyada değil, Ortadoğu’da da halklar diktatörlükleri kabul etmiyor. Ortadoğu’da Arap Baharı denen hareketler aslında halkların artık eski diktatörleri, devletçi sistemi kabul etmediğini, otoriter, baskıcı devletçi sistemlerle yaşamak istemediğinin ortaya konulmasıydı. Sadece 5 bin yıllık devletçi sistem değil, kapitalist modernite ve onun yarattığı ulus-devletler de artık kendilerini sürdüremez hale gelmişlerdir. 5 bin yıllık devletçi sistem aslında ortaya çıktığı Ortadoğu’da tümden anlamsız hale gelmektedir. Toplumların bu devletlerin kat be kat biriktirdiği sorunlar altında beli bükülmüştür. Devletçi sistem, baskı, zulüm altında beli bükülen toplumlar bu iktidarlara isyan etmektedirler. Daha önce Tunus’ta, Cezayir’de, Mısır’da, Yemen’de halk hareketlilikleri oldu, Suriye’de toplumsal hareket ortaya çıktı, bunların hepsi halkın otoriter baskıcı sistemlerden bıktığının, bunlardan kurtulmak istediğinin göstergesiydi. Dışardan şu bu güçler yönlendirmiş olabilir, yada bu halk hareketleri ortaya çıktıktan sonra çeşitli güçler bunu kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirmek istemiş olabilir, ama halkların uyanışı kesinlikle 5 bin yıllık devletçi sisteme karşı özgürlük ve demokrasi isteğidir. Önder Apo 5 bin yıllık devletçi sistemi, yine Ortadoğu’daki iktidarların durumunu, kapitalist modernitenin Ortadoğu’da yarattığı etkileri değerlendirerek halkların artık bu otoriter sistemlerle birlikte yaşamak istemediğini çok kapsamlı biçimde ortaya koymuştur. Önder Apo tarihsel toplum değerlendirmeleri çerçevesinde halkların zamanının geldiğini söylemiştir. Artık kapitalizmin ömrünün çok uzun olmadığını vurgulamıştır. Şu anda Ortadoğu’da yaşananlar halkların zamanının geldiğini göstermektedir. Arap Baharı Önder Apo’nun halkların zamanının geldiği tespitine denk düşüyordu. Her ne kadar ABD ve Avrupa, halkların bu hareketini yönlendirerek doğrultularını saptırmışlarsa, El Kaide, El Nusra, DAİŞ gibi sapkın hareketler İslam’ın toplumsal, kültürel değerlerini saptırarak sapkın ideolojileriyle halkların bu hareketini yanlış bir yola sokmuş olsalar da halkların özleminin özgürlük ve demokrasi olduğu ve devletçi sistemden kurtulmak istedikleri açıktır. Bu gerçekliği görmek gerekiyor. Cezayir’deki Buteflika’nın iktidarı bırakmak zorunda kalması, Sudan’da Ömer El Beşir’in iktidarına son verilmesi aslında halklardaki uyanışın sonucudur.

Kuşkusuz bazı sistem içi güçler iktidar mücadelelerinde halkların bu özlemlerini kullanarak kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemektedirler. Her zaman egemen güçler iktidar mücadelelerinde toplumsal rahatsızlıkları da değerlendirirler. Ama ne olursa olsun bu iktidarların devrilmesinin halkların ayağa kalkışının sonucu olduğunu görmek gerekiyor. Sudan’da darbe oldu deniliyor, fakat bundan önce aylarca halk hareketlilikleri oldu. Cezayir’de öyle oldu. Her yerdeki iktidarların değişiminde halkın hareketliliklerini görüyoruz. Türkiye'de de aslında benzer bir durum var. Gezi olaylarında halk bu iktidarı istemiyordu. Kürdistan'da onlarca yıldır süren halk hareketlilikleri, mücadele var. AKP iktidarı her türlü baskıyı yapıyor ama artık bütün hilelere rağmen seçimlerde de iktidarını ayakta tutamıyor. AKP iktidarının toplumsal desteği zayıflamıştır. Tek başına iktidarda kalamıyor. Bu nedenle MHP’ye sarılmıştır. MHP’ye sarılarak iktidarda kalıyor. Demek ki meşru bir iktidar değil. Haklı bir iktidar, hak, adaletten yana bir iktidar değil. Faşizme sarılarak, desteğiyle ayakta kalıyor. Kürt düşmanlarının desteğiyle ayakta kalıyor. Bu açıdan bu bir ayakta kalış değildir. Yıkılan AKP iktidarına dayanak yapılıyor. AKP iktidarı bazı dayanaklarla ayakta kalıyor. Bu dayanaklar ömrünü bir süre uzatabilir. Ama halkın mücadelesi karşısında AKP iktidarının artık ayakta kalma şansı kalmamıştır, gidicidir. Nitekim en zayıf dönemini yaşıyor. Aslında şu anda AKP iktidarı 16-17 yıllık döneminin en zayıf halini yaşıyor. Bu kadar baskı uygulanması zayıflığının sonucudur. Bu kadar şovenizme sarılması ve şahlandırması, hep dış düşmanlar araması içteki zayıflığın sonucudur. Bu kadar zayıfladığı için MHP’ye sarılıyor, şovenizmi şahlandırıyor, hep dışarda düşmanlar arıyor. Bu yöntemlerin AKP iktidarını ayakta tutması mümkün değildir. Nitekim 31 Mart seçimlerinde beka sorunu dedi, bekadan söz etti, ama tutmadı. Artık halklar diktatörlerin böyle dış düşmanları hedef göstermesi, dışarda bize karşı şunlar bunlar var demesini de dikkate almıyor.

 

Erdoğan gidecektir

 

AKP uzun yıllar dış güçlerin desteğini aldı. Dış güçlerin desteğini alarak ayakta kaldı. Şimdi bu destek de zayıflamış. Eskiden bu destekle ayakta kalırken, dış dünyanın kendisini desteklemesini iktidarda kalmak için gerekçe yaparken şimdi neredeyse dışarı bana düşman diyor ve herkesi düşman gösteriyor. Bu aslında AKP iktidarının içerde de dışarda da zayıfladığının, iç ve dış desteğini kaybettiğinin açık kanıtıdır. Bu yönüyle Ömer El Beşir, Buteflika nasıl ki içerde ve dışarda desteğini kaybedip yıkıldıysa AKP iktidarı da yıkılacaktır, uzatmalara oynuyor. Baskıyla, zulümle iktidarlarının ömrünü biraz uzatmaktan başka bir sonuç vermeyecektir. Kaçınılmaz sonucu engellemek mümkün değildir. Erdoğan’ın dostu Ömer El Beşir nasıl gittiyse Erdoğan da gidecektir. Erdoğan’ın şu veyahut da bu destekle ayakta kalması mümkün değildir. Şu anda Rusya’nın Türkiye’yle ilişkileri de taktiktir. Öyle uzun süre AKP iktidarını ayakta tutacak bir dış destek olamaz. İçerde de MHP uzun vadeli AKP iktidarını ayakta tutan bir destek olamaz. Bu bakımdan demokrasi güçleri mücadele ettiği takdirde AKP iktidarı yıkılacaktır. Şu anda sallanan AKP iktidarına son tekmeyi vuracak bir toplumsal hareketlilik gereklidir. Bu toplumsal hareketlilik ve mücadele ortaya çıktığında AKP son tekmeyi yemiş ve iktidardan düşmüş olacaktır.

 

Büyük Açlık Grevi Eylemi Direnişi, Kürdistan’ın en uzun süreli Açlık Grevi eylemi oldu. Genel mücadeleye etkileri nasıl oldu?

 

Binlerce arkadaşın katıldığı büyük zindan direnişi aylarca sürdü. Hem süre açısından hem de katılımın çokluğu açısından ayırt edici bir öneme sahiptir. Siyasi etkileri de fazla olmuştur, toplumsal mücadeleye etkileri de fazla olmuştur. Doğrudan mücadeleyi etkilemektedir. Kısa süreli olmadığı için sürekli toplumu düşündüren, tartıştıran, topluma yön veren bir hal almıştır. Bir de buna ölüm oruçları eklenince bu direnişin mücadele üzerinde, toplum üzerinde etkisi çok fazla olmuştur. Mücadelenin bütün alanları bu büyük direnişi destekleme etrafında gerçekleşmiştir.

Bu eylemlerin genel mücadeleye en büyük etkisiyse Önderliğin tecridi üzerinde duyarlılığı toplum üzerinde yaratmasıdır. Tüm Özgürlük Hareketi üzerinde yaratmasıdır. Kadroları, dostları, demokrasi güçleri üzerinde yaratmasıdır. Önderliğin tecridiyle Kürt halkının özgürlüğü ve demokrasi mücadelesi arasındaki bağı ortaya koyması açısından büyük bir katkısı olmuştur. Bugün demokrasi güçleri tecrit kalkmadan demokrasi gelişmez, Kürt sorunu çözülmez diyorsa tabi bu eylemlerin etkisi sonucudur. Demokrasi güçleri tecritle demokrasi mücadelesi arasında, tecritle Türkiye'nin demokratikleşmesi arasında bağ kuruyorlarsa bunu sağlatan kuşkusuz bu eylemlerdir. Bu yönüyle bu eylemlerin gerçekten tarihi sonuçları olmuştur. Eylemciler Önderlik tecridiyle yan yana yaşanmaz diyerek bu bilinci tüm Kürt toplumuna vermişlerdir. Artık bizlerin, Kürt halkının tecritle yan yana yaşamayı kabul etmesi mümkün değildir.

Öte yandan Önder Apo gerçeğinin kavratılmasında büyük bir etkisi olduğundan, Önder Apo’nun özgürlük mücadelesi ve Kürt halkı açısından ne anlama geldiğini bilince çıkarılmasının mücadelemize çok büyük katkıları olacaktır. Kuşkusuz Önder Apo’yla mücadele arasındaki bağ çok iyi biliniyordu. Halkımız da biz de biliyorduk. Ama bu hamle bu bilinçte büyük bir derinlik yarattı. Bu açıdan bu eylemle birlikte bir yetersizliğimizi, bir eksikliğimizi düzelttik. Önder Apo’ya, halkımıza, tarihimize karşı bir özeleştiri olan tecridi kıralım mücadelesi içine girdik. Artık bu mücadele tecrit tümden kalkana kadar sürecektir. Artık Önder Apo’nun tecridinin normalleşmesinin kabul edilmesi mümkün olmayacaktır. Öte yandan bu mücadele Türkiye'deki demokrasi mücadelesiyle mücadelemizi bütünleştirme, Türkiye’deki demokrasi mücadelesi üzerindeki etkisini artırarak Türk devletinin Türkiye'deki demokrasi mücadelesini, demokrasi güçlerini mücadelemizden koparma politikasına, stratejisine bir darbe vurmuştur. Bu dönem gerçekten de Türkiye demokrasi güçleriyle Kürt halkı arasındaki köprünün, bağların çok güçlendiği bir dönem olmuştur. Kuşkusuz bunun önümüzdeki dönemde özgürlük mücadelesine olumlu etkisi fazlasıyla yansıyacaktır. Soykırımcı sömürgeciliğin, faşizmin kendini ayakta tutmasının temel stratejisi olan Kürt halkıyla Türkiye demokrasi güçlerini ayırma, bunları buluşturmama politikası önemli düzeyde çökertilmiş bulunmaktadır. Bu politikanın çökertilmesi aslında Türkiye’deki baskıcı, sömürücü, soykırımcı Türk devlet anlayışının çökmesi ve Türkiye'de gerçek anlamda demokratikleşmenin önünün açılması demektir. Bu yönüyle bu eylemlerin Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü açısından da tarihi önemde katkıları olmuştur.

 

Uluslararası güçler de bir yönüyle tecridin yürütücüsü oluyorlar; örneğin Almanya istihbaratı-Anayasa Koruma Komitesi tecridin gerekli olduğunu belirtmiş. Tecridi durdurmak gibi görevleri olan CPT gibi kurumlar son ana kadar sessiz kaldılar. Uluslararası güçlerin ve CPT gibi kurumların tecride sessiz kalmalarını (sonunda İmralı’ya gitmek zorunda kalmışsa da) nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

İmralı sistemi bir uluslararası sistemdir. Uluslararası komplo içinde yer alanlar İmralı sisteminin ortağıdırlar. Önder Apo’nun ABD’nin istihbarat ve her türlü desteğiyle Kenya’dan kaçırılıp tek kişilik İmralı cezaevine konulmasının kurallarını birlikte belirlemişlerdir. Uluslararası komployu birlikte yaptıkları için Önder Apo üzerindeki tecrit politikası da bu güçler tarafından belirlenmiştir. Önder Apo’nun belirttiği gibi Türkiye'ye gardiyan rolü verilmiştir. Bu yönüyle aradan yıllar geçse de uluslararası güçler İmralı sisteminin yürütülmesinde ortaktırlar. Bir kere bu gerçeğin bilinmesinde fayda var. Kuşkusuz Türk devleti giderek İmralı sisteminde daha inisiyatif kazanmıştır. Pratiği yürüttüğü için bu yönlü bir inisiyatif kazanma, kendi politikasına uygun bir İmralı sistemi geliştirme içinde olmuştur. Ancak İmralı’daki ağır tecrit yine uluslararası destek olmadan sürdürülemez. Zaten CPT bu işin içindedir, ortağıdır. İmralı’daki bütün baskılardan, tecritten CPT’nin haberi vardır. Arada sırada İmralı’ya gitmektedir. Yaptığı tek şey dostlar bizi pazarda görsün, bakın eleştiriyoruz, düzeltilmesini istiyoruz diyerek bazı raporlar hazırlamasıdır. Zaman zaman İmralı’daki koşulların düzeltilmesi konusunda rapor yazan CPT ve onun bağlı olduğu Avrupa Konseyi tecridin kaldırılması için herhangi bir girişimde bulunmaktadır. Bu yönlü bir baskı uyguladığını görmedik. Hatta bir yönüyle de sanki İmralı’daki tecrit normalmiş gibi bir yaklaşım içerisindedirler. En son 6 Mayıs’ta CPT’nin Türkiye'ye gittiği, İstanbul, İmralı ve Amed cezaevi başta olmak üzere birçok cezaevini dolaştığı belirtilmektedir. Bu da tabi ki tecride karşı mücadelenin gelişmesi, yine Avrupa’daki halkımızın CPT üzerinde yaptığı baskılar sonucu gerçekleşmiştir. Ama bu CPT’nin tecridin kırılması için bir tutum koyduğu anlamına gelmemektedir. Sadece daha fazla teşhir olmamak için gidip gördüğünü göstermek için yapılan bir ziyarettir. Yoksa İmralı’daki sistem ne uluslararası evrensel hukukuna ne de Türkiye anayasasına uymaktadır. Tek kişilik bir hukuk işlemektedir. Tek kişilik bir hukuk da evrensel hukuka, Türkiye anayasasına terstir. Ama buna rağmen Avrupa Konseyi ve Avrupa’nın bir kurumu olan CPT Türkiye’den bu hukuksuzluğun, bu tek kişiye uygulanan sistemin ortadan kaldırılması için bir çaba içine girmemektedir. Bu açıdan bu uluslararası kurumların Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin mücadelesi olmadan, bu kurumların üzerinde mücadeleyle ciddi bir baskı kurulmadan İmralı tecrit sisteminin kaldırılmasında rol almalarını beklememek gerekiyor. Nitekim avukatlar CPT’nin gelip gelmediklerinin sormaları üzerine, Önder Apo CPT’nin gelişini önemsemeyen bir tutum takınmıştır.

Almanya’yı koruma örgütünün tecridi normalleştiren yaklaşımları anlaşılır bir durumdur. Almayan Türkiye ilişkilerini çok köklü olarak görmek gerekiyor. Türkiye'de ordunun her zaman etkili olduğu söylenir. Bu ordunun kurucusu Alman subaylarıdır. Prusya ordusunun disiplini meşhurdur. Modern orduların kuruluşu Avrupa’da başlar. Osmanlı İmparatorluğu da Almanya’yla ilişkisiyle birlikte modern orduya geçmek ister. Bunun için de ilişkide olduğu Almanya bu rolü üstlenir. Almanya gelir Türkiye ordusunu örgütler. Şu andaki Türk ordusunun karakterinin bir boyutu da Alman, Prusya ordusunun disiplininin Türk ordusuna uygulanmasıdır. Almanya’nın sadece askeri ilişkileri değil, ekonomik, siyasi ilişkiler Türkiye'yle her zaman derin olmuştur. Zaten bu nedenle 1. Dünya Savaşında Almanya’nın yanında yer almıştır. 2. Dünya Savaşında da son ana kadar Almanya’ya savaş açmamıştır. Hatta iki taraflı oynamıştır. Almanya’ya stratejik maddeleri Türkiye satmıştır. Almanya’nın Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de rolü belirgindir. Özellikle de 1960’lardan sonra Türkiye-Almanya ilişkileri daha da kapsamlılaşmıştır. Türkiye'nin Avrupa Birliği ilişkileri esas olarak Almanya üzerinden yürümüştür. Yine NATO ilişkilerini Almanya üzerinden yürütmüştür. Hatta NATO Türkiye'yi kontrol etme görevini Frankfurt’taki Almanya üssüne vermiştir. Almanya bir nevi Türkiye'yi kontrol etme görevi verilen bir ülkedir. Yine milyonlarca Türkiyeli işçi Türk’üyle, Kürt’üyle Almanya’ya gitmiştir. Almanya’nın Türkiye'den bu kadar işçi almasının nedeni de stratejiktir. Türkiye'yle ilişkileri derinleştirmek için bu işçileri almıştır. Şu anda da Almanya’nın en kapsamlı ekonomik ilişkileri Türkiye’yledir.

Türkiye şu anda Almanya’yla her bakımdan en sıkı ilişki içinde olan bir ülke konumundadır. Türkiye’nin ABD'yle de İngiltere’yle de ilişkileri vardır ama stratejik ilişki gerçek anlamda Almanya’yladır. Eğer Türkiye'nin gerçek anlamda bir stratejik ilişkisinden söz edilecekse bu ülkenin Almanya olduğunun altını özellikle çizmek gerekiyor. Bu yönüyle başka ülkelerin Türkiye'yle sorunları olsa da Almanya Türkiye'yi hiçbir zaman bırakmaz. Türkiye'nin ekonomisinin, siyasi yapısının ayakta kalmasını ister. Çünkü Almanya’yla Türkiye arasında kurulan ilişkiler derinleşmiş, Türkiye Almanya’ya bağımlı hale gelmiştir. Ama Almanya da Türkiye'den her bakımdan yararlanmaktadır. Bu açıdan anayasayı koruma örgütünün Önder Apo üzerindeki tecridi normalleştirmesi, desteklemesi anlaşılır bir durumdur.

Türk devletinin Kürdistan'da yürüttüğü savaşa en yoğun desteği verenlerin başında Almanya gelmektedir. Afrin’de Almanya tankları kullanılmıştır. Son yıllarda AKP iktidarıyla ABD'nin, İngiltere’nin, Fransa’nın, çeşitli ülkelerin yaşadığı sorunlar olsa da Almanya-Türkiye ilişkileri hep iyi yürümüştür.  2015 7 Haziran seçimlerinde AKP iktidarı devrilmişti ama en büyük desteği Merkel’den almıştı. Bu yönüyle Almanya-Türkiye ilişkilerini bütün diğer ülke ilişkilerinden farklı değerlendirmek gerekmektedir. Buna göre de bir yaklaşım ve politika belirlemek gerekiyor. Türkiye, gelinen aşamada artık Almanya’nın Ortadoğu’daki beşinci kolu haline gelmiştir. Osmanlı’dan bu yana gelişen bu ilişkileri Almanya bırakmaz. Türkiye'ye karşı mücadele bir yönüyle de Almanya’ya karşı mücadele haline gelir. Almanya böyle algılar. Belki zaman zaman bazı Türk hükümetleriyle Almanya’nın sorunları olsa da Almanya’nın Türkiye’yi tam destekleyeceği, Kürt düşmanı politikalarına destek vereceği görülmektedir. Almanya aslında Türkiye’yle bu ilişkileriyle tarihi bir suç işliyor. Geçmişte Osmanlı ilişkisinden dolayı Ermeniler, Süryaniler soykırıma uğratıldı. Şimdi de Almanya desteğiyle Kürtler soykırıma uğratılmak isteniyor. Kürtler üzerindeki soykırım politikasına bütün ülkelerden daha fazla destek veriyor. Bu açıkça Kürt soykırımına Almanya’nın ortak olması anlamına geliyor. Almanya’nın Avrupa’daki Kürt kurumlarına saldırısı da Türkiye’yle ilişkilerinden dolayıdır. Bir nevi Türkiye adına Kürtleri kontrol altında tutma, Kürtleri baskı altına alma görevi üstlenmiştir.

Almanya’nın Türkiye’yle ilişkileri açıkça bir demokrasi ve Kürt düşmanlığı haline gelmiş bulunuyor. Çünkü Türkiye demokrasi düşmanıdır.  Kürtler yararlanmasın diye demokrasi düşmanlığı yapıyor. Buna da Almanya ortak oluyor. Bu açıdan Almanya’nın demokrasiden, özgürlükten söz etmesi tamamen dünyayı kandırmadır. Bir taraftan demokrasiden söz ediyorlar, ama diğer taraftan dünyada en büyük demokrasi düşmanı olan Türk devletine, demokrasi düşmanı faşist iktidarlara destek veriyorlar. Almanya’nın bu gericiliği damarlarında vardır. Almanya’da ikili bir karakter vardır. Birincisi toplumda olan Germen ruhudur. Bu nedenle sosyalizm, demokrasi ve özgürlük mücadelesine Almanların önemli katkısı vardır. Ama bunun yanında bu devrimci ruha karşı da Almanya egemenlerinde olan Prusya tarzının ve karakterinin karşı-devrimci yanıdır. Paris Komününü bastırmada Alman devletinin rolü vardır. Karl Liebnecht ve Roza Luxemburg’un katledilmesi sosyalizm düşmanlığının sonucudur. Yine Ekim Devrimine en büyük saldırganlığı Alman devleti yapmıştır. Bu yönüyle Almanya’yı değerlendirirken ikili karakteri içinde değerlendirmek lazım. Bir taraftan Almanya solunun daha militan ruhu ve devrimci karakteri vardır. Ama diğer yandan da Almanya’nın ulus-devlet kurumlaşma sürecinde tamamen gericileşmesi, karşı-devrimci bir devlet olarak şekillenmesi gerçeği vardır. Bu karşı-devrimci devlet şekillenmesi Türkiye gibi karşı-devrimci bir devletin en iyi müttefiki haline gelme durumunu sağlamıştır. Bu yönüyle Almanya’nın güncel politikalarını, Almanya-Türkiye ilişkilerini değerlendirirken tabi ki Almanya-Türkiye ilişkilerinin tarihine bakmak lazım. Yine Almanya’nın oluşum karakterine, T.C’nin oluşum karakterine bakmak gerekiyor. Bunların suç ortaklığına bakmak gerekiyor. Bir de Almanya’nın Ortadoğu stratejisi, bu Ortadoğu stratejisinde Türkiye’ye verdiği role bakmak gerekiyor. Bunlar bir araya getirildiğinde Almanya’nın niye Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesine düşmanlık yaptığı, Kürtler üzerinde soykırım politikası yürüttüğü Türk devletine destek verdiği daha iyi anlaşılır.

 

 

Yurtsever ve devrimci güçler Rojava ve Kuzey Suriye’de YPG ve YPJ’yi örgütleyerek her türlü karşı-devrimci güçlere karşı gerçekleşen devrimi korudular. Arap ve Süryanilerin de içinde olduğu QSD’yi kurarak DAİŞ’i yenilgiye uğrattılar. Bugün de Türkiye tüm Rojava ve Kuzey Suriye’yi işgal etme tehdidinde bulunuyor. Başta tüm Suriye olmak üzere özellikle Kuzey Suriye’de ne tür gelişmeler yaşanabilir?

 

Kürtler Kuzey Suriye’deki kriz patlayıp El Nusra gibi karşı-devrimci güçler tüm Suriye’yi kontrol etmeye yöneldiği süreçte devrimci bir hamle yaparak Kürtlerin yaşadığı Rojava Kürdistan’ının tümünü kontrollerine aldılar. Rojava’da gerçekleşen devrim Rojava alanında olan Arapları ve Süryanileri de içine alarak, örgütleyerek aslında bir Suriye demokratik devrimi haline geldi. Suriye demokratik devriminin çekirdeği, mayası haline geldi. Suriye'de mevcut devlet rejimi kriz yaşarken Rojava Devrimcileri bu krize alternatif olarak Demokratik Suriye çizgisini ortaya koydular. El Nusra, DAİŞ gericiliğine ve her türlü gerici güçlerin politikasına karşı alternatif olarak demokratik ulus çizgisinde Demokratik Suriye projesini geliştirdiler. Bu da kısa sürede Rojava devrimci güçlerinin Araplarla, Süryanilerle ve diğer halklarla birlikte Suriye'nin demokratik devrimci gücü haline gelmesini sağladı. Buna karşı Kürt ve demokrasi düşmanı Türk devleti DAİŞ gericiliğini Rojava Devrimine, Kuzey Suriye’de gerçekleşen devrime saldırttı. Çünkü Suriye'nin demokratikleşmesini istemiyordu. Suriye demokratikleşirse Türkiye'deki soykırımcı sömürgeci sistem yürütülemezdi, çökerdi. Bu bakımdan Türk devleti içerdeki demokrasi düşmanlığını dışarıya taşıyarak Suriye'deki demokratik devrimci güçleri bastırmak ve ezdirmek istedi. Ancak YPG ve YPJ yüzyılın tarihi bir direnişini göstererek DAİŞ'i Kobanê’den attı; Yine Kuzey Suriye’nin bütün alanlarında püskürttü. Bütün Suriye'nin demokratik devrimci gücü haline gelen Rojava Devriminin savunma gücü YPG-YPJ, Araplarla, Süryanilerle ve diğer bütün uluslarla birlikte tüm Suriye’nin savunma gücü olan QSD’yi oluşturdular.

QSD sadece Kürtlerin değil Suriye'deki bütün güçlerin savunma gücü haline geldi ve kısa sürede Arap gençlerini kendi bünyesinde topladı. Binlerce Arap genci QSD’ye katıldı. QSD Tapka’da, Rakka’da ve Derazor’da DAİŞ'e karşı binlerce şehit vererek Kuzey Suriye’nin büyük bölümünü özgürleştirdiler. Şu açıktır; DAİŞ’i yenilgiye uğratan ideolojik güçtür. Önder Apo’nun demokratik ulus çizgisi, kadın özgürlükçü demokratik toplum paradigması, devletçi ve iktidarcı olmayan demokratik toplumun demokratik konfederal temelinde siyasal sistem haline gelmesini hedefleyen özgürlükçü ve demokratik çizgisi DAİŞ'i yenilgiye uğrattı. Kuşkusuz QSD askeri bir güçtür. Ama QSD önüne gelen herkesi yenilgiye uğratan DAİŞ’i ideolojik çizgisiyle yenilgiye uğrattı. Bir kere bu gerçeğin görülmesi gerekiyor. Sadece askeri güçler DAİŞ’i yendi denilirse çok yüzeysel ve dar bir bakış olur. DAİŞ Suriye ordusunu, Irak ordusunu yerle bir etti, önünde hiçbir ordu ayakta kalamadı. Bu gerçeklik bilinmektedir. Karşısına ideolojik üstünlüğü olan bir güç çıkınca DAİŞ geriledi ve yenilgiye uğratıldı.

DAİŞ Ortadoğu’da kapitalist modernitenin ve 5 bin yıllık devletçi sistemin yarattığı sorunların çözümünü iddia eden bir güç olarak tarih sahnesine çıktı. Arap toplumunun, halklarının devletçi sisteme ve kapitalist moderniteye karşı tepkisini değerlendirdi. Halk desteğini alarak önüne gelen güçleri süpürüp attı. Ama karşısında 5 bin yıllık devletçi sistemin, kapitalist modernitenin yarattığı sorunları gerçek anlamda çözecek, halkların özgür ve demokratik yaşam özlemine cevap verecek demokratik ulus çizgisinde demokratik konfederal toplum sistemi alternatif hale gelince DAİŞ çizgisi ideolojik olarak yenilgiye uğradı. İdeolojik temelleri sarsıldı, zayıfladı. Bu ideolojik yenilgi sonrası askeri güçleri QSD karşısında dayanamadı. DAİŞ’in yenilgisini böyle ifade etmek gerekiyor. QSD güçleri, Kuzey Suriye devrimci güçleri DAİŞ'i yenilgiye uğrattılar, ama Ortadoğu’da demokrasinin ve özgürlüğün düşmanı Türkiye'nin düşmanlığını daha fazla üzerlerine çektiler. DAİŞ yenilince DAİŞ'in yerine DAİŞ'in arkasındaki açık destekçi Türkiye ortaya çıktı. Türkiye aslında DAİŞ’le kendisine karşı olan devrimci güçleri temizlemek istiyordu. Ama DAİŞ'in bunu gerçekleştiremeyeceği görülünce, özellikle Kobanê’de, Minbiç’te DAİŞ'in yenilmesinden sonra doğrudan Türkiye devreye girdi. DAİŞ'in artık Kürt Özgürlük Hareketini, Suriye'deki demokratik güçleri, Ortadoğu’daki devrimci demokratik güçleri ezemeyeceği anlaşılınca demokrasi ve özgürlük düşmanı Türkiye bizzat devreye girdi. Bugün Rojava ve Kuzey Suriye’de Türk devletinin saldırganlığı, tehdit etmesi, buraları işgal edeceğini söylemesi kesinlikle onun demokrasi düşmanlığıyla ilgilidir.

Suriye'de demokratik devrim gerçekleşirse, Suriye demokratikleşirse Türkiye kendisinin kurduğu soykırımcı sistemin ayakta kalamayacağını biliyor. Bu nedenle Rojava Devrimine, Kuzey Suriye’deki demokratik devrime düşmanlık yapıyor. Bu konuda da birçok güçten destek alıyor. Afrin işgalini Rusya desteğiyle yaptı. Ama ABD de onay verdi. Koalisyon güçleri sessiz kaldı. Yoksa Türkiye Afrin’e giremezdi. ABD ve koalisyon güçleri Afrin işgali sırasında Fırat’ın batısı bizi ilgilendirmez, Fırat’ın batısına biz karışamayız diyerek Afrin işgaline karşı sessiz kaldılar. Ama şimdi İdlip’te Rusya ve Suriye’ye açık tutum koyuyorlar. Rusya ve Suriye'nin İdlip’e müdahalesini engelliyorlar. Eğer şu anda Rusya ve Suriye İdlip’e müdahale edemiyorsa, İdlip müdahalesi engellendiyse bunu ABD, koalisyon güçleri, Avrupa yaptı. Hep birlikte Suriye'nin İdlip’te etkili olmasını istemiyorlar. Çünkü Fırat’ın batısında Türkiye’yle, Fırat’ın doğusunda da Kürtlere dayanarak Suriye şekillendirilmek isteniyor. Fırat’ın doğusunda da Kürtleri kendi siyasi çizgisine getirip bu temelde Suriye’yi şekillendirmek istiyor. Nitekim Kürtler üzerinde Türkiye baskısını kullanarak kendi istediği politikayı Kuzey Suriye’ye kabul ettirmek istiyor. Kuzey Suriye halkının iradesine saygılı olmak yerine Türkiye sopasıyla oradaki devrimi törpüleme, Türkiye'yle birlikte aynı Fırat’ın batısında olduğu gibi Fırat’ın doğusunda da Suriye üzerinde baskı kurup Suriye'yi kendi çizgileri doğrultusunda şekillendirmek istiyorlar. Şimdi böyle bir kirli politika yürütülüyor. DAİŞ'e karşı binlerce şehit veren Kuzey Suriye halkları şimdi Türk devleti tarafından tehdit ediliyor.

Kuşkusuz Kuzey Suriye halkları bir demokratik devrim gerçekleştirdiler. Bu bakımdan demokrasilerini koruyacaklardır. Demokratik devrimlerine yönelik saldırıya karşı koyacaklardır. Çünkü özgür ve demokratik yaşamak istiyorlar. Türkiye'nin Suriye'nin doğusuna girmesi demek demokratik gelişmenin ezilmesi, demokratik devrimin ezilmesi demektir. Suriye'nin demokratikleşmesi yerine mevcut rejimin gidip yerine başka otoriter bir rejimin gelmesi demektir. Nitekim ABD ve Türkiye'nin ilişkide olduğu muhalif güçler Kürtlerin Suriye'deki özgür ve demokratik yaşamını kabul etmiyorlar. Kürt düşmanlığı yapıyorlar. Her ne kadar ENKS denen işbirlikçi Kürtlerle ilişki kuruyorlarsa da onları kendi muhaliflerinin parçası olarak görüyorlarsa da bu esas Rojava Devrimi düşmanlığı nedeniyledir. Türkiye ve Türkiye’ye bağlı çeteler Rojava Devriminin meşruiyetini kaldırmak için, oradaki yönetimin meşru olmadığını ortaya koymak için bir kısım Kürtleri kendi yanlarına alıyorlar. Bunların Suriye'deki Kürtlere nasıl baktığı Afrin’de bellidir. Afrin’de çeteler yerleştiriliyor, Kürt nüfusu uzaklaştırılıyor. Afrin’de bir soykırım politikası yürütülüyor. Muhalif güçlerin Kuzeydoğu Suriye açısından öngördükleri siyasi sistem de benzerdir. Aslında kimi Kürtlerle işbirliği yapmaları buradaki devrimi boğmak ve bastırmak içindir. Ama buradaki kimi işbirlikçi Kürtler de sadece Başurê Kürdistan’a sınır bölgesindeki (Derik ve Rimelan gibi) bazı petrol alanlarını kontrol etmek, oralardan nemalanmak için aslında Suriye'deki Kürtlerin büyük çoğunluğunu feda etmeye hazırdırlar. Daha doğrusu feda edeceklerdir. Eğer Türkiye yada Türkiye'ye bağlı çeteler Kuzeydoğu Suriye’ye hakim oldursa Kobanê, Serekaniyê, Dırbesiye, Amudê gibi bu alanlar da Afrin’de yapıldığı gibi Kürtsüzleştirilecektir. Kürt, soykırıma uğratılacaktır. İşbirlikçi Kürtler Derik ve Rimelan’da kendilerini var edecekler. Böyle bir proje var. Bu aslında ihanet projesidir. Rojava Devrimine, Kuzey Suriye halklarına, Suriye demokrasisine, Ortadoğu demokrasisine, Ortadoğu demokratik devrimine ihanettir. 

Şimdi böyle bir ihanet planı Türk devleti ve çeteleriyle Suriye'ye dayatılmak isteniyor. Koalisyon güçleri de bu konuda tamamen çıkarcı bir yaklaşımla Türkiye’nin ve çetelerin Kuzey Suriye planına ortaklık yapmaya çalışıyorlar. Böyle bir kirli ilişki içindedirler. Kuşkusuz Kuzey Suriye halkları böyle bir projeyi, yaklaşımı kolay kolay kabul etmeyeceklerdir. Ama Kuzey Suriye’ye yönelik böyle bir tehdit bulunmaktadır. Türk devleti her gün şöyle yapacağım, şöyle gireceğim biçiminde tehdit etmektedir.  Ama buna karşı da Kuzey Suriye halkları direnmekte, kendi demokrasilerini korumakta kararlıdırlar. Suriye'nin demokratikleşmesini istiyorlar. Ancak mevcut Suriye sistemi içinde soykırım altında yaşamak da istemiyorlar. Mevcut Suriye rejimi de ne kendi toplumunun ne de Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamını kabul ediyor. Bu açıdan mevcut Suriye rejiminin siyasi yaklaşımı da Kuzey Suriye açısından bir tehdit durumundadır. Orada Kürtler Suriye’nin demokratikleşmesi, bu çerçevede Kuzey Suriye’nin de bir özerk bölge olarak var olmasını istiyorlar. Hem Rojava’nın hem de Kuzey Suriye’nin Demokratik Suriye içinde özgür ve özerk yaşamını savunuyorlar. Yerel demokrasiler temelinde özerklikleri savunuyorlar. Önder Apo da en son gönderdiği mesajda Kuzey Suriye’de anayasal güvence temelinde Kuzeydoğu Suriye’nin özerk olması gerektiğini, yerel demokrasiye dayalı özerklik içinde yaşaması gerektiğini ortaya koymuştur. Aslında böyle bir projeyi demokrasi ve özgürlükten yana herkesin desteklemesi gerekmektedir.

Kim Suriye'nin demokratikleşmesini istiyorsa Rojava devrimcilerinin, Kuzey Suriye halklarının ortaya koyduğu projeyi desteklemesi gerekmektedir. Eğer Suriye’de demokratikleşme isteniyorsa, Ortadoğu’da demokratikleşme isteniyorsa o zaman Türkiye'nin Suriye ve Kuzeydoğu Suriye’ye yönelik tehditlerine karşı çıkılması gerekiyor. Eğer Avrupa, koalisyon güçleri gerçekten Suriye'nin demokratikleşmesini istiyorlarsa o zaman Kuzey Suriye’de gerçekleşen demokratik devrime, demokratik sisteme dayalı olarak Suriye'nin demokratikleşmesine destek vermeleri gerekiyor. Suriye demokratikleşecekse böyle bir demokratik zemine dayanarak demokratikleşebilir. Türkiye'nin ve çetelerin zihniyetine, anlayışına, siyasi yaklaşımına dayalı olarak Suriye demokratikleşemez, Suriye'de demokratik bir sistem kurulamaz. Zaten Türkiye'ye bağlı çetelerin demokratik bir zihniyeti yoktur. Muhalif denen kesimlerin büyük çoğunluğu DAİŞ'in versiyonudurlar. Zaten şu anda Türkiye'nin askeri güçlerinin etkin olduğu İdlip, Cerablus ve Bab çevresinde çetelerin durumuna bakıldığında onların etkili olduğu bir Suriye'nin nasıl bir Suriye olacağı daha iyi anlaşılır. Öyle bir toplumsal yapıdan, öyle bir siyasal anlayıştan, öyle bir siyasal anlayışın yaratmak istediği toplumsal yapıdan kesinlikle demokratikleşme çıkmaz.

Önümüzdeki dönem Kuzey Suriye’deki devrimci demokrasi güçleriyle Kuzey Suriye’nin demokratikleşmesine karşı olan, daha doğrusu tüm Suriye'nin demokratikleşmesine karşı olan güçlerle mücadele biçiminde geçecektir. Bu mücadele zaman zaman Türkiye ve ona bağlı çetelere karşı olabilir. Bazen de rejimle ona bağlı kesimlere karşı olabilir. Çünkü her iki tarafın da şu anda Kuzey Suriye’deki demokratik sisteme karşıtlığı bulunmaktadır. Kuşkusuz Kuzey Suriye’deki özerk yönetim Suriye'nin demokratikleşmesi çerçevesinde bir uzlaşma arıyor, bu yönüyle mevcut rejimle de bazı görüşmeler oluyor. Kuzeydoğu Suriye’nin özerkliği temelinde Suriye'nin birliğinden yana olduklarını, bu çerçevede çözümden yana olduklarını ortaya koymuşlardır. Ancak hala mevcut Suriye rejimi demokratik olmayan anlayışla Kuzeydoğu Suriye’ye hakim olmak istemektedirler. Buranın demokratik özerkliğini, özgür ve demokratik yaşamını kabul etmemektedir. Bu da nasıl ki Türkiye'yle ve bağlı çeteleriyle bir gerilimi, bir mücadele gerçekliğini ortaya çıkarıyorsa mevcut Suriye iktidarıyla Kuzey Suriye halkları arasında da bir gerilimli, bir mücadeleyi ortaya çıkarmaktadır. Kuşkusuz Türkiye işgal girişiminde bulunabilir ama Kuzey Suriye demokratik güçleri kendi özgürlüklerini, demokratik yaşamlarını korumak için Türkiye işgaline karşı direneceklerdir. DAİŞ'e karşı nasıl direndilerse de Türkiye'ye karşı direneceklerdir. Bu direniş aslında Kuzeydoğu Suriye’yi Türkiye için bir bataklık haline getirecektir. Hatta Türkiye'deki soykırımcı sömürgeci faşist sistem burada aldığı yenilgiyle Türkiye'de yenilgiye uğrayacak, hatta buradaki bir yenilgi Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünü sağlayacak, bu da Suriye'nin demokratikleşmesiyle Kürt sorununun çözümü anlamına gelecektir. Bu temelde de Ortadoğu’nun demokratikleşmesi büyük bir ivme kazanacaktır. Biz önümüzdeki dönem Suriye ve Ortadoğu’daki gelişmeleri bu çerçevede ele alıyoruz.

 

 Bir taraftan Kuzey Suriye yönetimiyle mevcut Suriye devleti arasında görüşmeler yapılıyor, diğer taraftan Afrin’de sınır duvarı diyebileceğimiz bir duvar inşa ediliyor, ancak kimse sesini çıkarmıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

 

Suriye'de politika çok kirli ve çirkin hale gelmiştir. Çok kirli politikalar yürütülüyor. Çok kirli pazarlıklar yapılıyor. Hiçbir siyasi gücün tutarlı politika izlemediği görülüyor. Bu gerçek de Ortadoğu’da çıkarlar dışında her türlü değerin ayaklar altına alındığını gösteriyor. Ortadoğu’da politika kirlidir, sadece çıkarlara dayanır. Ortadoğu’da hak, hukuk, adalet, özgürlük ve demokrasi değerleri, siyasetin temel değerleri değildir. Siyaset bu temelde yapılmamaktadır. Başka yerde bu tür değerlere şu veya bu düzeyde dikkat edilse de sıra Ortadoğu’ya geldiğinde demokrasi, özgürlük, insan hakları, hak, adalet, hukuk, vicdan tümden bir tarafa bırakılmakta, sadece iktidarların ve kapitalist modernitenin çıkarları dikkate alınmaktadır. Kapitalist modernite sadece çıkarları düşünmekte, Ortadoğu despotları da sadece iktidarlarını ayakta tutmayı amaçlamaktadırlar. Onlar için tek değer iktidarlarıdır, kapitalist modernitenin sömürüsüdür, karıdır, çıkarlarıdır. Kuzey Suriye’deki, Ortadoğu’daki politikayı böyle görmek lazım. Şu anda Suriye'de izlenen politikalar Ortadoğu gerçekliğini gösteriyor. Ortadoğu’da politikanın ne kadar kirli olduğunu ortaya koyuyor. Uluslararası güçlerin Ortadoğu’daki amaçlarının ne olduğunu ortaya koyuyor. Ortadoğu’daki gericiliğinin merkezinin Türkiye olduğunu ortaya koyuyor.

Rejimle Kuzey Suriye özerk yönetimi arasında görüşmeler oluyor, bu görüşmelerde rejim ulusal egemenlikten söz ederek çok katı yaklaşıyor, ama diğer taraftan işgal edilmiş Afrin’e duvarlar örülüyor, buna ses çıkarılmıyor. Afrin’de duvar örülmesi bir ilhak girişimidir. Türkiye eğer fırsatını bulursa, siyasi koşullar müsait olursa, nasıl ki bir zamanlar Hatay’ı işgal etmişse Fırat’ın batısını da işgal edecektir. Tüm politikaları bu yönlüdür. Kuşkusuz Ortadoğu’daki siyasi durum buna ne kadar imkan verir onu zaman gösterecektir. Çünkü Türkiye'nin bu işgalini Arap dünyası istemeyecektir. Ancak bu konuda yanılgı vardır. Orada bir duvar örülüyor ama Suriye rejimi buna tepki göstermiyor. Suriye’yle ittifakı olan Rusya tepki göstermiyor. Buna karşı bir tutum almıyorlar. Arap ülkelerinin de ciddi bir tepkisi olmuyor. Aslında Kürtlerle birlikte ortak tutum alsalar ne Afrin’de ne İdlip’te ne de diğer alanlarda bu çetelerin kalması mümkün değildir. Bir taraftan Afrin’de olduğu gibi Rusya ve Suriye Türk devletinin işgaline göz yumuyor, ama diğer taraftan da ben İdlip’te çetelere karşıyım diyor. Bunlar tabi tutarlı politikalar değildir. Eğer Kürtlerle anlaşılacaksa tabi ki Afrin’de Kürtlerin özgür ve demokratik yaşam mücadelesine destek verilmesi gerekiyor. Şu açıktır; Afrin’deki direnişe destek vermeyen, Afrin’deki işgale karşı olmayan bir rejim Kürtlere güven veremez.

Kürtler Afrin’e duyarlı olmayan hiçbir güçle siyasi sorunlarını çözemez. Afrin Kürtler için çok çok önemlidir. Kürtler Afrin’i bırakamazlar. Suriye'de Kürtlerin cennet köşesidir. Afrin Kürtler için bir onur, bir namus sorunu haline gelmiştir. Bu açıdan Afrin’deki işgale, orada duvar yapılmasına göz yumulacak, ama diğer taraftan da Kürtlerle dostluk yapılacak, Kürtlerle kardeşlik içinde olunacak, bu kolay değildir. Bu yönüyle Kürtler siyasal ilişkilerini bir yönüyle de Afrin’deki tutuma göre belirleyeceklerdir. Afrin’e duyarsız olan siyasal güçlerin Kürtlerle sorunlarını çözmesi, uzlaşması ve anlaşması kolay değildir. Afrin’e duvar örülmesi Afrin’i işgal anlamına gelmektedir. Bunu Kürtlerin kabul etmesi mümkün değildir. Bir zamanlar İsrail Filistin sınırına biraz duvar örünce kıyamet koparıldı. Türkiye, Araplar kıyamet koparıyordu. Niye bu duvar örülüyor diye itiraz ediyorlardı. Şimdi Türkiye bunun on katı duvar örüyor. Her tarafa duvar örüyor. Şu anda Türkiye İran sınırına, bütün Suriye sınırına duvar örüyor. Bir zamanlar utanç duvarı denilen Berlin Duvarı’nın on katı, yirmi katı duvar örüyor. Ama dünyada ses yok. Demek ki sorun Kürtler olduğu zaman her türlü ahlak ve siyasi değer bir tarafa bırakılıyor. Kürdistan sadece siyasi olarak parçalanmıyor, şu anda fiziki olarak da dört parçaya bölünüyor. Türkiye-Irak sınırı da tamamen fiziki olarak bölünmüştür. Orada da duvar örülmüştür. Orada da duvar kimi elektroniktir, kimi fizikidir, kimi karakollardır; tam bir duvardır. Kürdistan’ın hiçbir dönemde fiziki olarak bu kadar parçalandığı görülmemiştir. Ama buna karşı dünyanın sessizliği vardır. Bu da dünyanın utancıdır. Kürt gerçeği dünyada herkesin yüzünü teşhir ediyor. Herkesin gerçeğini ortaya koyuyor. Uluslararası güçlerin, Ortadoğu güçlerinin gerçeğini ortaya koyuyor. Hatta kendisine demokratım diyenlerin de ne kadar demokrat olduğu Kürt gerçeğinde ortaya çıkıyor. Bu kadar sessizlik aslında Kürtler söz konusu olduğunda nasıl tüm değerlerin yitirildiğini, kaybedildiğini gösteriyor. Bu açıdan da şöyle diyebiliriz; insanlık da Kürtlerin özgürlüğüyle kurtulacaktır. Kürtler ne zaman özgür ve demokratik yaşama kavuşursa insanlık da bu kirli, çirkin yüzünden, bu adaletsizlik durumundan kurtulacaktır. Kürtler sadece kendilerini değil bütün insanlığı da bu haksız, vicdansız dünya düzeninden, Ortadoğu düzeninden kurtaracaktır.

 

Son olarak vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

 

Şu gerçeklik ortaya çıkmıştır; Türkiye'nin geleceğini de Ortadoğu’nun geleceğini de Kürt halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesi belirlemektedir. Çünkü Kürt halkı doğru bir demokrasi ve özgürlük çizgisinde mücadele etmektedir. Sadece Kürtleri özgürleştirelim yaklaşımı içinde değildir. Daha doğrusu Önder Apo’yla Kürt Özgürlük Hareketi Kürtlerin ancak Türkiye demokratikleştiğinde özgürleşeceğini, Ortadoğu demokratikleştiğinde özgürleşeceğini görmektedir. Bu bilinçle hareket etmektedir. Türkiye halklarının, Suriye halklarının, Irak halklarının, İran halklarının özgürlüğü birlikte gerçekleşecektir. Bu açıdan bu ülkelerde de Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi belirleyici öneme sahiptir. Kürt halkının tek başına özgürlük mücadelesini sonuçlandırması kolay olmadığı gibi, Türkiye, İran, Suriye, Irak ve Ortadoğu halkları da Kürtlerle birlikte özgürlük mücadelesi vermeden kendilerini özgürleştiremezler. Bir kere bu gerçeğin bilince çıkarılması gerekiyor. Bu gerçek en somut biçimde Türkiye'deki demokrasi ve özgürlük mücadelesinde görülmekte ve Kürt halkının mücadelesinin Türkiye açısından önemi her gün giderek daha da netleşmektedir. Kürt sorununun çözümsüzlüğü Türkiye'nin ayağında prangadır. Suriye, İran ve Irak’ta da Kürt sorununun çözümsüzlüğü ayaklarında prangadır. Bu yönüyle Ortadoğu ülkelerinin ayaklarındaki prangalardan kurtulması için Kürt halkının özgürlük mücadelesinin gelişmesi önemlidir.

 

Ortadoğu’da demokrasi ve özgürlüğün bir numaralı düşmanı AKP-MHP faşizmidir

 

Şu açıktır ki; bölgenin egemen güçleri hem Kürt düşmanı hem de demokrasi düşmanıdırlar. Bu açıdan bu Kürt ve demokrasi düşmanlığına karşı ortak mücadele şarttır. Ortak mücadele verilmeden de ne Kürt halkının özgürlük mücadelesi sonuca ulaşabilir ne de Türkiye'ye demokrasi gelebilir. Bu gerçekliğin Türkiye halkları tarafından, Kürtler ve Türkler tarafından da yine Ortadoğu’da Kürtler, Araplar, Farslar herkes tarafından anlaşılması gerekiyor. Bu açıdan egemenlerin kendilerini ayakta tutma ideolojisi olan şovenizmi kırmak, halkları birbirine düşürerek egemen sınıfların kendilerini yaşatmasının önüne geçmek için de halkların kardeşliğine dayalı özgürlük ve demokrasi mücadelesini geliştirmek çok çok önemlidir. Bu mücadele de başarıya ancak Önder Apo çizgisinde ulaşabilir. Önder Apo’nun çizgisi sadece Kürt halkının değil, Türkiye ve Ortadoğu halklarının kurtuluş çizgisidir. Önder Apo’nun özgürlük ve demokrasi düşüncesi bugün halklara nefes aldırmaktadır. Bugün Ortadoğu halkları nefes alıyorsa, geleceğe umutla bakabiliyorsa bunu sağlatan Önder Apo’nun özgürlük ve demokrasi çizgisidir. Nasıl ki DAİŞ bu çizgiyle yenilgiye uğratıldıysa Ortadoğu’daki tüm gericilikler de bu çizgiyle yenilgiye uğratılacaklardır. Önder Apo’nun ideolojik-politik çizgisi Ortadoğu halklarının özgürlük ve kurtuluş çizgisidir. Bu açıdan tüm halklar Önder Apo’ya sahip çıkmalıdır. Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Ortadoğu halkları da Önder Apo’ya sahip çıkmalıdırlar. Bu açıdan Önder Apo üzerindeki tecride karşı bütün demokrasi güçleri mücadele vermelidir. Önder Apo üzerindeki tecrit sadece Kürt halkı üzerinde değil, Türkiye ve Ortadoğu halkları üzerinde de tecrittir. Eğer gerçekten Önder Apo’nun öngördüğü özgürlük ve demokrasi çizgisinin başarıya ulaşmasını istiyorsak tecride karşı mücadele verilmesi gerekmektedir.

Önder Apo Mayıs ayındaki avukat görüşmelerinde nasıl bir Kürdistan, nasıl bir Türkiye, nasıl bir Ortadoğu istediğini ortaya koymuştur. Sadece Kürtlerin değil, Türkiye'nin de Ortadoğu halklarının da kurtuluşu Önder Apo’nun ortaya koyduğu siyaset tarzı ve bunun öngördüğü özgürlük ve demokrasi projesindedir. O zaman Önder Apo üzerindeki tecride karşı sadece Kürtler değil tüm Türkiye ve Ortadoğu halkları mücadele etmelidirler. Tecride karşı mücadele bir demokrasi ve özgürlük mücadelesidir. Bir insanlık mücadelesidir. Tecride karşı mücadele Türkiye'nin demokratikleşmesi mücadelesidir. Tecride karşı mücadele Ortadoğu’nun demokratikleşmesi, barış ve istikrara kavuşması temelinde tüm insanlığın barış ve istikrara kavuşması demektir.

 AKP-MHP faşizmi DAİŞ'i yaratan zihniyettir, politik çizgidir. Gerçek DAİŞ AKP-MHP çizgisidir. Sadece yüzüne farklı bir maske takılmıştır. Ortadoğu’da demokrasi ve özgürlüğün bir numaralı düşmanı AKP-MHP faşizmidir. DAİŞ de El Nusra da bundan beslenmektedir. Ortadoğu’daki tüm demokrasi ve özgürlük düşmanları, karşı-devrimci güçler bundan beslenmektedir. Bu gerçeklik görülerek Ortadoğu’daki tüm demokrasi ve özgürlük güçlerinin AKP-MHP faşizmine karşı duruş ortaya koyması ve mücadele etmesi gerekiyor. Bu faşizme karşı mücadelenin yükseltilmesi açısından tecridin kırılması çok önemlidir. Tecrit kırıldığında AKP-MHP faşizmi zor ayakta kalacaktır. Tecrit demokrasi ve özgürlük bilinciyle kırılacak, demokrasi ve özgürlük bilincinin geliştiği yerde de AKP-MHP faşizmi geriletilecektir. Bu çerçevede herkesi AKP-MHP faşizmini geriletmeye, bu temelde tecride karşı mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz

Rate this item
(0 votes)